Köşe Yazıları

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 26 Eyl 2012, 10:48

Son Abdal da gitti

Can Dündar Adacandundarada@gmail.com

Hemşerimdi. Gözümü onun plaklarıyla açmıştım. Neşet bıyıklı babamın yadigarıydı bana...
Türkülerini ezbere bilir, 40 sazın içinde onunkini tanırdım.
Türkmen ataları Horasan’dan göçüp Keskin’e yerleşmişti.
Ellerinden gelen, çalgıcılıktı; karınlarını sazla doyurdular.
Neşet de çocuk yaşta nimet peşine düşmüş, düğünlerde üç kuruşa zil çalıp köçeklik etmişti.
Zamanla babası Muharrem Usta’ya baka baka, sazını döven parmağı, yüreğinin emrine girdi, bize eşsiz türküler verdi.
Âşıktı. Çilekeşti. “Garip”ti.
Büyüklük taslamayan büyük bir dervişti.
Asırlara yayılan bir kültürel mirasın son temsilcisi, “yaşayan insan hazinesi”ydi.
* * *
Bu ülke, hep hoyrattır ya ona gönül veren, hizmet eden evlatlarına karşı...
Ona da ayrıcalık yapmadı; hakkını yedi, kadrini bilmedi.
Türküleri ortalığı inletirken o açtı. Başını sokacağı tek göz eve muhtaçtı. Türkiye’de korsanlar sazının rantını yerken o, gurbete gidip Almanyalarda düğün çalarak aradı ekmeğini... Unutturdu kendini...
30 yıllık inzivadan hayata, gurbetten yurda dönmesi, iki adam sayesindedir:
Biri onu ikna eden Bayram Bilge Tokel...
Diğeri türkülerini korsanlardan kurtarıp onu telifle tanıştıran Hasan Saltık...
Ömrünün son deminde biraz yüzü güldüyse, kısmen onlar sayesindedir.
* * *
Yıllar sonra bana da onunla tanışmak, belgeseli için birlikte çalışmak kısmet oldu; “can gardaş”ı oldum.
Doğduğu topraklara gittik beraber; “gönül dağı”na tırmandık, “ırakı” içip bozlak söyledik, “’Aydost’ dedi mi yeri göğü inleten” babasının mezarını ziyaret ettik.
Belgeselde hayatını, türküsünden ilhamla üç bölümde işlemiştik:
“Bir ayrılık”; ki toprağından kopuşuydu.
“Bir yoksulluk”; ki yokluğa düşüşüydü.
“Bir ölüm”; ki babasız kalışıydı.
Babası, son nefesini vermeden önce “Sazımın emaneti” demişti ona...
O emanete, ibadet gibi sarıldı Neşet...
Havalandırdığı türküleri, hepimizin “göynüne” işledi.
Hiçbirini okuyamamış olsa da kitaplarının yazıldığını, belgeselinin çekildiğini, heykelinin dikildiğini, türkülerinin kıymete bindiğini, gençlerce söylendiğini gördü.
Sigarasını yakmaya kalksanız “Kendini bilen, kendine hizmet ettirmez” derdi; öylesine mütevazıydı. Ama onca yıl kıymetini bilmeyen devlet, sonradan paye vermeye kalktığında “Ben halkın sanatçısıyım” diyecek kadar da dikti.
Resim

* * *
]Abdalların sonuncusuydu
Bozlağını bozkırdan devşirmiş, ona geri vermişti.
Belgeselin galasına Abdalları da davet etmiştik. Davullarını, zurnalarını kapıp gelmişlerdi. Hepsi birer Neşet’ti... “Yalan dünya”da gülememiş, savrulmuşlardı dört yana... İşsizlikten dertliydiler. Düğünler de bitiyordu artık. Hurda topluyor, çadırda yaşıyorlardı. Neşet’ten iş istiyorlardı. Hangi birine yetişecekti ki?
Dün Neşet’in ardından onca güzel sözü söyleyen yetkililer, türkücüler, siyasetçiler, gerçekten bu kültürel gelenek yaşasın istiyorsa onun “sazının emanetçileri”ne, düğünlerimizi çalan, gözümüzü yaşartan o “bahtı kapalı, kara kafalı adamlar”a sahip çıkmalı... Bozlağı yaşatmalı...
* * *
Neşet Ertaş’ın bozlağını, en son 1,5 yıl önce Beyoğlu’nda bir dostlar sofrasında dinlemek kısmet oldu.
Yeni kaybettiğim babam için “Bugün ayın ışığı”nı söylemişti; ağlaşmıştık.
Son dinleyişimmiş.
Önceki gün biz yaşgününde mezarlığa babamı ziyarete gitmiştik; dün de Neşet gitti babamın, babasının yanına...
Uğurlar ola Usta!
“Datlı dilli, güler yüzlüler” orada buluşadursun, biz burada “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen” diye dövüneceğiz biraz daha...
Ta ki bir başka diyarda, yeniden kavuşana dek onlara...

http://gundem.milliyet.com.tr/son-abdal ... efault.htm

Ne diyebiliriz ki; yaratan, üreten, yaşatan bir insandı. Kendi dalında tekti; halk müziğinde ise Aşık VEYSEL ve Mahsuni ŞERİF ile at başı gitti. Ona ve onun gibilere saygılar, sevgiler. Emeğin, üretmenin, farklılığın, insanlığın hiçe sayıldığı, değer görmediği yurdumuzdan bir yıldız daha kaydı gitti; son yıldızlardan kanımca...
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 05 Eki 2012, 12:24

Toplum olarak Allah’a, orduya ve AKP hükümetine güveniyoruz!
Başlık her şeyi anlatıyor ama siz yine de veriler ışığında yeniden okuyun; kadercilikte yani gerçek dışılıkta-mantıksızlıkta birniciyiz, dincimiz akp'den, ulusalcımız ordudan medet umar, solcumuz ise kendine bile muhalefettir :lol:
Meral Tamer
mtamer@milliyet.com.tr


Prof. Dr. Yılmaz Esmer, 22 yıldır önümüze Türkiye toplumunu anlamak adına çok önemli bir araştırma koyuyor. Ve bendeniz de Esmer’in Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken kamuoyuyla paylaştığı ilk Türkiye Değerler Araştırması’ndan, önceki gün Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi sıfatıyla açıkladığı 14. Türkiye Değerler Atlası’na kadar neredeyse hepsini kendi ağzından dinleme ayrıcalığına sahip belki de tek gazeteciyim.
Prof. Esmer tatlı dillidir; konuşmaları sadece çok içerikli değil, aynı zamanda çok da lezzetlidir. Onu hep can kulağıyla dinlediğimi sanırdım, ancak toplumumuzla ilgili son değerlendirmelerini duyunca biraz umutsuzluğa kapıldığımı itiraf etmeliyim.
22 yıldan bu yana toplumumuzun değerlerinde kayda değer bir değişiklik olmamış. Prof. Esmer bu saptamayı yapınca, işin vahameti bir anda kafama dank etti. Artık kuşkum kalmadı; Türkiye toplumuyla benim değerlerim arasında uzak-yakın herhangi bir benzerlik yok. İnsanlara güvenirim; iyi dostlarım arasında her zaman eşcinseller olmuştur; dinle alakam yoktur, siyasi yelpazenin hep solunda yer aldım...

Dünyada en dindar, en sağcı...
Dünya nüfusunun % 80’ini kapsayan 80’e yakın ülkede yapılan bu saygın uluslararası araştırmanın Türkiye ayağını 1990’dan beri Prof. Esmer yürütüyor. Esmer’in son bulguları, diğer ülkelerle karşılaştırmalı olarak önümüze şöyle bir Türkiye toplumu fotoğrafı koyuyor:
1) Dünyanın en dindar toplumlarından biriyiz.
2) Avrupa Konseyi’nin 47 üye ülkesi arasında siyasal ideoloji olarak sağ-sol yelpazesinin tartışmasız en sağında yer alıyoruz.
3) Dünyada kişilerarası güvenin en düşük olduğu ülkelerin başında geliyoruz.
4) Kadın-erkek eşitsizliği ve kadına biçilen toplumsal rolde 47 Avrupa Konseyi üyesinin geri kalanıyla aramızda büyük bir uçurum var.

22 yıl öncesiyle fark yok!
5) Ve en moral bozucu olan husus: 1990’dan bu yana teknolojideki baş döndürücü devrimlerden, siyasetteki değişimlere ve ekonomideki gelişmelere rağmen Türkiye toplumunun değerleri, 22 yıl önce neyse, bugün de 3 aşağı 5 yukarı aynı.
Örneğin 1990’daki ilk araştırmada TBMM’ye güven % 58’miş, şimdi yine % 58. Toplumumuzun Avrupa Birliği’ne duyduğu güvende de 22 yıl öncesiyle bugün arasında pek fark yok. Gerçi aradaki yıllarda epey dalgalanmalar olmuş, ama bugün geldiğimiz noktada sıfıra sıfır elde var sıfır! 1990’da % 36 olan AB’ye güven, bugün % 39!

Orduya güven 2008’de
% 90’ken 4 yılda % 78’e gerilemiş, önümüzde ki yıllarda daha da aşağıya doğru epey yolu var. Hükümete güven 2001 yılında % 29’ken şimdi % 62’ye çıkmış durumda; buna “Allah’a en yakın duran AKP farkı” diyebiliriz.
Kişilerarası güvenin dünyada en düşük olduğu ülkelerin başında gelmemize ben hayret ediyorum; Prof. Esmer ise son derecede doğal karşılıyor. İsveç’te her 10 kişiden 8’i birbirine güvenirken, Türkiye’de her 10 kişiden sadece 1 kişi karşısındakine güven duyuyormuş.

Neden güvenmiyoruz?
Esmer’e göre toplumsal kültür olarak daha bebeklikten itibaren kandırıldığımız için güven duygumuz gelişmiyormuş: “Yemeğini yemezsen doktora ya da iğneciye götürürüm deyip de götürmediğimiz, uyku uyursa lunaparka götürmeyi vaadedip de yerine getirmediğimiz çocuklarımız, büyüyünce karşısındakine neden güvensin ki?”
Yoksa çocukken beni hiç kandırmadıkları için mi ben bugün insanlara İsveçlilerden bile daha fazla güveniyorum? Eğer öyleyse annemi ve babamı rahmetle ve hasretle anmam için bir neden daha var.
Genç anne-babaların dikkatine...

http://ekonomi.milliyet.com.tr/toplum-o ... efault.htm
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 05 Eki 2012, 12:56

Yılmaz Özdil-Samanyolu

“Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek dudaklarımdan yıllarca düşmeyecek” filan ama… Hiç merak ettiniz mi şehirde değil kerpiç haneli köyde dünyaya gelen Berkant ortaokuldayken piyano çalmayı nerden biliyordu?

*
74 yaşında rahmetli oldu… Teee 65 sene evvel ilkokuldayken memleketin yüzde 90’ında radyo bile yokken mızıka ve akordeon çalmayı kimden öğrenmişti? Henüz 14 yaşındayken Frank Sinatra, Dean MartinNat, King Cole şarkılarından oluşan repertuvara nasıl sahip olabilmişti? Dedim ya 1938’de köyde dünyaya gelen çocuk… 18 yaşındayken orkestra kurmayı hangi vizyonla akıl etmişti? Saksafon çalmayı?

*
Çünkü…
*
Babası Hasan Akgürgen’in Köy Enstitüleri’ndeki görevi nedeniyle Ankara’nın Hasanoğlan Köyü’nde dünyaya gelmiş, ilkokula Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde başlamış babasının tayini gereği Bilecik’e, Denizli’ye gitmiş ama ailesi tarafından hep “köy enstitüsü ruhu”yla büyütülmüştü.
*
Berkant’ın temel eğitimini aldığı Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde… Tarih derslerini Ordinaryüs Profesör Enver Ziya Karal zooteknik derslerini Profesör Selahattin Batu ekonomi derslerini Profesör Muhlis Ete kültür-edebiyat derslerini Sabahattin Eyüboğlu ziraat derslerini Profesör Kazım Köylü coğrafya derslerini Profesör Ferruh Sanır veriyordu. Peki ya müzik derslerini? Âşık Veysel ve Ruhi Su!
*
Ankara Konservatuvarı’nın saygın ustaları klasik müzik öğretiyordu. 1945 senesinde Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün enstrüman demirbaşı şöyleydi: 259 mandolin, 55 keman, 37 bağlama, 8 akordeon, 3 piyano, 3 davul, 1 metronom, 1 pikap… “Harika çocuk”lar Suna Kan ve İdil Biret enstitüye misafir getiriliyor köy çocuklarını teşvik için yaşıtlarından keman ve piyano dinletiliyordu. Âşık Veysel ve Ruhi Su ise saz çalmasını öğretiyordu. Benim canım Veyselim enstitü bahçesine kiraz fidanı dikmiş seneler sonra ziyaret edip kollarını açarak kiraz ağacına sarılmış nasıl boy verdiğini hissetmişti.
*
Resim yapıyorlar, voleybol oynuyorlardı. Sinema salonu vardı. Tiyatro salonu vardı.
*
Bedri Rahmi Eyüboğlu bir hatırasını şöyle anlatmıştı: “Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş elinde kitap vardı dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını ertesi gün oynadıkları piyeste gördük.”
*
Mozart Vivaldi Beethoven dinliyorlar; Gorki Tolstoy Zola okuyorlardı. Moliere’in Kibarlık Budalası’nı, Sofokles’in Kral Oedipus’unu, Gogol’un Müfettiş’ini sahneliyorlardı. Mesela bir mezuniyet töreni programı sırasıyla şöyleydi: İstiklal Marşı, bağlama konseri, türküler, mandolin konseri, şiirler, keman konseri, piyano konseri, koro, Anton Çehov’un Bir Evlenme Teklifi, diploma takdimi, topluca zeybek…
*
Tüm zamanların gelmiş geçmiş en şöhretli şarkısı Samanyolu’nu ölümsüzleştiren dede’den torun’a nesiller boyu âdeta marş gibi ezberleten Berkant işte bu ruh’un Türkiye’ye armağanıydı.
*
İşin ekstra enteresan tarafı…
Romantizm tarihimizin en önemli şarkısının adı Samanyolu ama şarkının içinde tek kelime Samanyolu geçmiyor.
Tıpkı eğitim-öğretim tarihimizin en önemli parçası Köy Enstitüleri’nin dörtdört’lük olduğu söylenen imamlı-tarikatlı eğitim sistemimizin içinde geçmemesi gibi.
*
Özetle.
Samanyolu dediğin…
Görmek isteyene.
Görmek istemeyene…
Teleskop versen hikâye.

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21609677.asp

Yine mağlumun ilanı anlamında güzel bir yazı olmuş ama; anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az. Birinci cumhuriyet bir kaç yıl içinde içinde kendi uçağını yapar hale gelirken, Erdoğan'ın utanmazca söylediğinin aksine durmadan demiryolu ve yatırım yapıyordu. Bunla birlikte kültür ve aydınlanma bunlarla at başı gidiyordu. Köy enstitüler yaşatılmış olsaydı okuma yazma oranından tutun da köylerin durumuna, oradan da toplumun kültür düzeyine ve kalkınmışlık derecesine ne çok şey daha farklı olurdu; ama toprak ağaları, din adamları, yeni yeni serpilen ticaret-tefeci-işletme burjuvazisi halkın ağzına bir parmak bal niyetine dini sürecek, kimi şirinlik ve dalkavukluklarla cambaza baktıracak ve sonuç olarak köylüyü kalkındıracak ve aydınlatacak, toplumdaki türlü ayrımları ortadan kaldırma da ciddi bir adım olacak Türkiye'nin en büyük hamlellerinden biri toprağa gömülecekti, birinci cumhuriyetle birlikte...
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 03 Kas 2012, 12:37

Üniversiteler yine paralı mı olacak?
Abbas Güçlü Diyalog
aguclu@milliyet.com.tr

Harçlar kalktı diye sevinirken, yeni bir sürprizle karşı karşıya kaldık.
Eğer söylenenler gerçekse, üniversiteler yeniden paralı hale gelecekmiş.
Hem de eskisi gibi değil, ciddi anlamda para alınacakmış.
Peki böylesi bir durum, öğrencileri ayağa kaldırmaz mı?
Bırakın ayağa kaldırmayı, havaya fırlatır.
Hele hele böylesi kritik bir dönemde...

Parası olmayan borçlansın
Şimdi durduk yerde, bu tartışma da nereden çıktı demeden önce, isterseniz gelin önce Cumhuriyet’in bu konudaki haberine bir göz atalım:
“3 buçuk milyon üniversite öğrencisinden katkı payı almamaya karar veren hükümet, devlet üniversitelerini tamamen paralı yapmaya hazırlanıyor. ‘Türkiye’de parasız eğitimle sosyal adalet arasında ilişki kurulması söz konusu olamaz’ mantığıyla hazırlıkları sürdürülen 10. Kalkınma Planı’na göre devlet üniversitelerinde sadece alt gelir grubuna tam burs verilmesi düşünülüyor.
AKP hükümeti ağustos ayında, ikinci öğretim öğrencileri hariç 3 buçuk milyon üniversite öğrencisinin ödediği katkı payını kaldırmıştı. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, Bakanlar Kurulu’nun konuyla ilgili kararını açıklarken, ‘Böylelikle üniversite öğrencilerimizin, bu dönemlerini daha rahat geçirmeleri, imkânlarını biraz daha genişletmek mümkün olabilecek’ demişti.
Kalkınma Bakanlığı tarafından düzenlenen 10. Kalkınma Planı Yükseköğretim Sisteminin Yeniden Yapılandırılması Özel İhtisas Komisyonu, 5-6 Eylül tarihlerinde toplandı. Komisyon toplantısının sonuçları, aralarında Milli Eğitim Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu, Kalkınma Bakanlığı ve üniversite rektörlükleri temsilcilerinin de bulunduğu komisyon üyeleri çoğunluğu tarafından kabul edildi.
Üniversitelerin mali bakımdan özerk olması ile ilgili kararların alındığı çalıştayın sonuç raporunda, ‘Üniversitelerin bütçe yönetiminde serbest olması gerekir. Üniversiteler gerektiğinde borçlanarak fon yaratabilmelidir. Yaratılan kaynakları kendi amaçları doğrultusunda harcayabilme yetkisine sahip olmalıdır. Kadro ve çalışan ücretlerini belirlemede serbestliğe sahip olmalıdır. Devletin ana ödeneği kurumsal performans kriterlerine göre sağlanmalıdır’ ifadeleri kullanıldı.
Çalıştayda, ‘Öğrencilerin öğrenim masraflarına katılmaları gerekmektedir. Türkiye’de uygulanan vergi politikası ve gelir dağılımındaki sorunlar dikkate alındığında, parasız eğitimle sosyal adalet arasında ilişki kurulması söz konusu olamamaktadır. Bu açıdan tam burs politikasının sadece alt gelir grubuna yönelik olması gerekmektedir’ ifadeleri de karara bağlandı.”

Doğru mu, yanlış mı?
Herkese bedava ders kitabı gibi ikinci öğretim hariç istisnasız tüm öğrencilere bedava üniversite uygulaması da popülist bir yaklaşımdı.
Kaynakları bu kadar sınırlı olan bir ülkede trilyoner çocuğuna bedava kitap vermek, bedava okutmak kimin fikriydi bilmiyoruz ama uzun süreli olmayacağı ta en başından belliydi.
Üniversitelerin makul bir ücreti olur, ödeyen öder, ödeyemeyenin yerine de devlet verirdi.
Zaten bugüne kadarki uygulama da bu yöndeydi.
Yani taşlar yerli yerine oturmuştu.
Öğrencinin yarıya yakını harç kredisi alırken diğer yarısı böyle bir ihtiyaç hissetmiyordu.
Ve devlet, isteyen herkese harç kredisi veriyordu.
Yani parası olmadığı için okuyamıyor sözü havada kalıyordu...

Şimdi ne olacak?
Öğrenciden alınan harç kredileri, hatta daha fazlası, öğrencilere, yemek, spor ve sağlık hizmetleri ve klüpler için geri dönüyordu.
Kaldırıldıktan sonra yemek ücretlerinin artmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Nitekim öyle de oldu.
Birinci öğretim için kaldırılıp, ikinci öğretimin unutulması ya da dışlanması ise bu konudaki bir başka yanlıştı.
Şimdi harçları kaldırıp, öğrenim ücreti getirilirse bu da daha büyük bir yanlış olacak.
Hem de önümüzde çok ciddi seçimler varken!..
Peki bu böyle gider mi?
Yani kitap bedava, üniversite bedava, her şey bedava mantığı ile eğitim sisteminde kalite artar mı?
Eğer devlet bütçenin tamamını ayırırsa belki ama bugünkü koşullarda her ne kadar en büyük payı eğitime ayırsanız da, öğrenci başına yapılan harcama konusunda Avrupa’da sonunculuktan kurtulamayız...
Paralı eğitim öyle ya da böyle, bugün olmasa da yarın mutlaka Türkiye’nin gündemine gelecek ve hatta gerçekleşecek.
Bürokrasinin bu konuyu masaya yatırıp formüller araması da bunun en önemli kanıtı...
Özetin özeti: Üniversiteler zaten yeterince gergin. Ne olur yeni gerginlikler yaratmayalım...

http://gundem.milliyet.com.tr/universit ... efault.htm

Piyasacı dönüşüm sürecinde eğitimin parasız olması, bir hak olması doğrusu düşünelemezdi; bugünleri çok arayacağız anlaşılan...
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 23 Ara 2012, 13:33

Emekli öğretmenin memleket sevdası!


Abbas Güçlü Diyalog
aguclu@milliyet.com.tr

O güzel insanları, sevgili öğretmenleri, keşke çok daha iyi anlayabilsek.
Sadece görev yaptıkları zaman diliminde değil, yaz-kış, gece gündüz demeden, yaşamları boyunca, günün 24 saatinde öğrencileri ve ülkeleri için kafa yorduklarını, daha iyisi için mücadele verdiklerini, keşke hiç aklımızdan çıkarmasak.
İşte o zaman, hem onlar için uluorta tek kelime laf etmeyiz hem de ülke olarak çok daha sağlam temeller üzerine otururuz.
Eğitim ve bilimin, öğretmen ve bilim insanlarının kıymetini, kadrini bilmeden hangi ülke kalkınmış ki, biz kalkınalım.
Lafı hiç uzatmadan, aşağıdaki satırları okumanızı öneriyorum.
Fazla lafa hiç gerek kalmayacak:

‘Ne Sezer ne de Fatih’im’
“Kısacık ömrümü, insanlara örnek olan uğraşlarla doldurmak istedim.
Erozyonun canına okuduğu günlerce çöl rüzgarlarının estiği (ben ona tozunami diyorum) bir bölgede oluşturduğum ormandan, güzel yurdumun, güzel insanlarına, sesimi duyurmak istiyorum.
Ben ne İskender, ne Sezar, ne de Fatih’im; emekli matematik öğretmeniyim.
Bir karış toprak fethetmedim; fakat binlerce aziz duygulu, sağlam yürekli ve güçlü çalışan beyin yetiştirdim.
Hep düşündüm:
Ülkemizde kötülüklere bulaşmış ve ne yapacağını bilmeyen, atıl durumda yığınla insanımız var.
Eğer bunlar mantıklı bir şekilde eğitilselerdi pek çoğu ülkesine yararlı işler yapan kişiler olurdu.
Öğretmenlik yaptığım yıllarda, yetiştirdiğim insanları, kötülüklerden uzak durmaya eğittim, yararlı işler yapan kuşaklar yetiştirdim.
Emekliliğimde ise, ülkemizin en fakir ve işe yaramaz sanılan topraklarından bir kısmını verimli hale getirerek yeşil bir kuşak oluşturup insanlarımıza hazineler üzerinde aç oturduğumuzu hatırlattım.
Bizler risk üstlenmeden, sıkıntılar çekmeden bir şeyler harcamadan, bir şeyler elde etmek istersek bu hayal olur.
Biliyorsunuz sabır; omuzlanan işi sonuna kadar götürürken rüzgar tersinden esmeye başladığında geri adım atmamak, yükü sırtından atmamak demek; insanın inandığı şeye olan bağlılığı onun uğruna ödediği ile orantılıdır.
Ben susmamalıyım, sesimi yükseltip yöneticilerin, yazarların ve bilim adamlarının vicdanlarını harekete geçirmeliyim.
Ben varlıklı değilim.
Siyasi gücüm yok.
Fakat ülkeme aşığım.
Aşık olan fedakarlık yapar.
Ülkemde kısa günde kırk defa gündem değişse de; bu orman oluşturma işinin gündemden düşmemesi gerekir.
Bu can bedende oldukça ağaç dikmeye devam edeceğim.
Bu oluşumun sizler aracılığı ile duyarlı kişilere, yetkililere anlatılması da en büyük dileğimdir.
Zira acizane oluşturduğum bu eser, sizlerin de manevi destek ve gayretleriyle devam edecek.”

Rahim Hoca’nın ormanı
Emekli Matematik öğretmeni Rahim Demirbaş’ı canı gönülden kutluyoruz. Ve eminiz ki onun bu kutsal çabası, ülkemizin her yerinde yankı bulacak, yeni benzer girişimlere vesile olacaktır...
Rahim Hoca, ağaç dikiyor, orman oluşturuyor. Onun gibi yüz binlerce emeklimiz var. Pek çoğu da henüz çok genç. 50’li, 60’lı, 70’li yaştalar. Ve pek çoğu da dimdik ayaktalar, taşı verseniz suyunu çıkartacak konumdalar. Yani eski topraklar. Yani, her şeyi tırnaklarıyla kazıyarak bir yerlere geldiler, zoru başardılar, emekli oldular...
Ülke kalkınması için keşke onların önderliğinde yeni projeler geliştirsek, hem onlar mutlu olur, hem milyonlarca gencimize iş olanağı doğar, hem de ülkemiz kazanır.
En büyük zenginlik deneyimdir ve maalesef gençlerimizin enerjisi gibi emeklilerimizin deneyiminden de yararlanamıyoruz...
Oysa neler yapılır, neler!...

ODTÜ zıtlaşması!
Düğün, bayram yapmamız gereken konularda bile birbirimizi yiyoruz.
ODTÜ’de yaşanan gerginlik sonrasında karşılıklı atışmanın düzeyi ve geldiği nokta, hayret ve endişe verici boyutlara ulaştı.
Atılan uyduyu unuttuk, kim daha memleketi çok seviyor, kim daha kışkırtıcı, kim daha hoşgörülü onu tartışıyoruz.
Yarın, bugün gelinen noktayı da aramak istemiyorsak, herkes sakin olmak zorunda.
Özetin özeti: Enerjimizi nelere harcamamız gerekirken, nelere harcıyoruz. Yuh olsun hepimize...

http://gundem.milliyet.com.tr/emekli-og ... efault.htm
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

Kullanıcı avatarı
KRALMAS
Admin
Mesajlar: 925
Kayıt: 11 Ağu 2011, 21:44
Felsefe: Ateizm

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen KRALMAS » 07 Oca 2013, 13:39

Ateistler ve Agnostikler Baskı Altında!

Ateistlerin ve agnostiklerin baskı altında tutulduğu bir ülkede demokrasiden söz etmek olanaklı değildir. Dindarlar, örneğin Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler kendilerini nasıl özgürce ifade edebiliyorlarsa, dinsizler, ateistler ve agnostikler de aynı biçimde kendilerini özgürce ifade edebilmelidirler.

Resim

Pekiyi, Türkiye’de böyle bir durumdan söz edilebilir mi?

Bugün Taksim meydanına birisi çıksa, “Allah vardır!” diye bağırsa, kimse o vatandaşa dokunmaz. Belki bazıları, “Allah’ın varlığı zaten aşikar, ne diye bağırıyorsun?” diyerek, bu kişiye deli muamelesi yapabilir. Ancak karşılaşacağı en kötü senaryo budur; bunun ötesine geçmez.

Bugün Taksim meydanına birisi çıksa, “Allah yoktur!” diye bağırsa, birkaç dakika içinde bu kişinin etrafında oluşan kalabalık onu tartaklamaya başlar, onu dövmeye başlar, hatta onu linç bile edebilir. İstanbul’un Ümraniye, Dudullu, Gaziosmanpaşa, Sultanbeyli gibi ilçelerinde değil; Erzurum’da, Erzincan’da, Şanlıurfa’da, Yozgat’ta, Kayseri’de, Konya’da değil; İstanbul’un ve Türkiye’nin en modern ve çoğulcu ilçelerinden birisi olan Beyoğlu’nda, Taksim Meydanı’nda, ateist çağrı yapan vatandaşın başına gelecek olan budur.

Nitekim yılın her günü, günde beş vakit ezan sesi eşliğinde, Allah’ın yüce olduğu ve Muhammed’in de onun peygamberi olduğu tüm halka sesli bir biçimde duyurulmaktadır. Herkes dindar olmadığı ve bunu dinlemek zorunda da olmadığı halde, kimse cami minarelerinin hoparlörlerini parçalamıyor, imamların üzerine yürümüyor.

Oysa bir kişi günde beş kez bir hoparlörden, “Allah yoktur! Muhammed de Allah’ın peygamberi değildir!” diye bir duyuru yapsa, o kişinin sağ kalma olasılığı çok düşüktür. Söz konusu kişi en iyi ihtimalle tutuklanır ve kendisini hapishanede bulur.

İşte böyle bir ülkede demokrasinin varlığından, temel insan haklarından, düşünce ve ifade özgürlüğünden söz etmek olanaklı değildir. Böyle bir ülkede din, tek ve mutlak gerçek olmak iddiasıyla, toplumsal yaşamı tamamıyla baskı altına almıştır.

Televizyonlarda ateizmin ve agnostisizmin yeterince tartışılamadığı, sadece din propagandasının yapıldığı bir ülkede, demokrasiden, temel insan haklarından, düşünce ve ifade özgürlüğünden söz etmek olanaklı değildir.

Ateistlere ve agnostiklere yönelik mahalle baskısıyla devlet baskısının ortak hareket ettiği bir ülkede, demokrasiden, temel insan haklarından, düşünce ve ifade özgürlüğünden söz etmek olanaklı değildir.

Oysa ateizm nedir? Tanrı’nın var olmadığını savunan felsefi bir kuramdır. Agnostisizm nedir? Tanrı’nın var olup olmadığının bilinemeyeceğini savunan felsefi bir kuramdır.

Bu kuramları Sextus Empiricus, David Hume, Denis Diderot, Baron D’Holbach, Auguste Comte, Pierre Joseph Proudhon, Karl Marx, Arthur Schopenhauer, Friedrich Nietzsche, Rudolf Carnap, John Dewey, Moritz Schlick, Karl Popper, George Santayana, Antonio Gramsci, Jean-Paul Sartre, Bertrand Russell, Gilles Deleuze, Noam Chomsky, Michel Foucault gibi birçok filozof savunmuştur.

Bu kuramları Ludwig Feuerbach, Sigmund Freud, Jacques Lacan, Claude-Levi Strauss, B. F. Skinner, Thomas Edison, Erich Fromm, Pierre-Simon Laplace, Ernst Mach, Ivan Pavlov, Henri Poincare, Carl Sagan, Andrei Sakharov, Stephen Hawking, Richard Dawkins gibi birçok bilim adamı savunmuştur.

Bu kuramları Isaac Asimov, Charles Bukowski, Albert Camus, Anton Chekhov, Henrik Ibsen, Marcel Proust, George Bernard Shaw, Terry Eagleton, George Eliot, Virginia Woolf, Franz Kafka, Arthur Miller, Pablo Neruda, Nazım Hikmet, Harold Pinter gibi birçok edebiyatçı savunmuştur.

Bu kuramları Bela Bartok, Hector Berlioz, Georges Bizet, Nikolai Rimsky-Korsakov, Giuseppe Verdi, Sergei Prokofiev, Maurive Ravel gibi birçok klasik müzik bestecisi, Björk, Brian Eno, Bob Geldof, David Gilmour (Pink Floyd), Billy Joel, Robert Smith (The Cure), Charlie Parker, Björn Ulvaeus (Abba), Roger Waters (Pink Flyod), Frank Zappa ve Shirley Manson (Garbage) gibi pop, rock ve jazz alanında çalışan birçok müzisyen savunmuştur.

Bu kuramları Woody Allen, Robert Altman, Michelangelo Antonioni, Robert Bresson, Luis Bunuel, Sergei Eisenstein, Francois Truffaut, John Huston, Roman Polanski, Roberto Rossellini, Stanley Kubrick, Werner Herzog, Derek Jarman gibi birçok sinema yönetmeni, Marlene Dietrich, Peter Fonda, Jodie Foster, Katharine Hepburn, Gene Kelly, Burt Lancaster, Bruce Lee, John Malkovich, Brad Pitt, Keanu Reeves, Emma Thompson gibi birçok oyuncu savunmuştur.

Bu kuramları Henri Matisse, Claude Monet, Pablo Picasso, Mark Rothko, Vincent van Gogh gibi birçok ressam savunmuştur.

Tanrı’ya ve dine kuşkuyla bakan bu insanlar, kendi alanlarında dünyanın en yetenekli ve en önemli insanları arasında yer almaktadırlar. Elbette aynı yetenekte ve önemde Tanrı’ya ve dine inanan birçok başka kişi de tarihte yerini almıştır. Ancak sonuçta, Tanrı’ya inanç, kategorik ve mutlak bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmamaktadır. Bunun aksi bir durum ancak geri kalmış ülkelerde, örneğin Türkiye gibi ülkelerde geçerli olabilir.

Türkiye’de ateist veya agnostik olduğunu söyleyen, yaşamını riske atmaktadır. Nitekim Türkiye’nin en önde gelen yazarlarından birisi olan Aziz Nesin ateist olduğunu söylediği için Sivas’ta saldırıya uğradı, canını zor kurtardı. Bir zamanlar imamlık ve müftülük yapan, daha sonra dini eleştirip ateizmi seçen yazar Turan Dursun suikaste kurban gitti ve öldürüldü. Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli müzisyenlerden birisi olan Fazıl Say ateist olduğunu açıkladı, başına gelmedik iş kalmadı; Ömer Hayyam’ın şiirlerini internette paylaştığı için bile, hakkında dava açıldı. Türkiye’de ateist veya agnostik olduğunu açıklayan birçok bilim adamı, düşünür, yazar, üniversite öğretim elemanı, öğretmen, öğrenci çeşitli baskılara, hakaretlere, tehditlere, hedef göstermelere maruz kaldı.

Siz hiç Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da, dünyanın en gelişmiş ülkelerinde, birisinin ateist veya agnostik olmasından dolayı, böyle bir baskıya maruz kaldığını gördünüz mü?

Orta Çağ’da veya onu izleyen devrim süreçlerinde örnekleri vardır, ancak günümüzde böyle bir örnek bulmak çok zordur! Daha doğrusu böyle bir baskı varsa da, bu yine köktendinci Müslümanlar tarafından uygulanmaktadır. Dinsiz olduğu bilinen ve İslam’da kadının rolünü eleştiren bir film yapan Hollandalı yönetmen Theo van Gogh, bu nedenle sokak ortasında, radikal bir İslamcı terörist tarafından öldürülmüştür! Köktendinci Müslümanlar, Orta Çağ zihniyetini, Avrupa’ya yeniden ihraç etmeye kalkmaktadırlar!

Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da, Hıristiyanlar ve Museviler, ateistlerden ve agnostiklerden hoşlanmasalar da, ateistler ve agnostikler de Hıristiyanlardan ve Musevilerden hoşlanmasalar da, söz konusu kesimler birbirlerini baskı altında tutmaya çalışmıyorlar, insan ister dindar olsun, ister dinsiz olsun, din konusunu kişisel bir özgürlük konusu olarak algılıyorlar.

Türkiye’de ise herkes Müslüman olmak zorunda; Müslüman değilse de, Hıristiyan veya Musevi olmak zorunda! İnsanların ateist veya agnostik olmaya hakkı yok!

Üstelik bir de, ateistlere ve agnostiklere ahlaksız insanlar olarak bakmak gibi genel bir eğilim var! Türkiye’de bir ateist ve agnostik canını kurtarsa bile, zavallı ve ahlaksız bir insan muamelesi, hatta satanist kişi muamelesi görür! Satanist veya ateist fark etmez, ikisi de “ist”le bitiyor nasıl olsa!

Türkiye’de kimse, ahlakın dinin tekelinde olmadığını bilmez. Çünkü çocukluktan itibaren, din ve ahlak konuları, okuldaki dersler de dahil olmak üzere, paralel öğretilir! Adı üstünde: “Din ve Ahlak Bilgisi” dersi. Sanki ahlak kavramı tektanrıcı dinlerle birlikte ortaya çıkmış gibi uydurma bir ahlak tarihi anlatılır çocuklara.

Oysa ahlak, yazılı kaynaklara göre, tektanrıcı dinlerin ortaya çıkmasından binlerce yıl önce, yazılı kaynakların ötesine de geçecek olursak, muhtemelen onbinlerce yıl önce zaten vardı. Sadece genel olarak ahlak değil, tektanrıcı dinlerin bazı ahlaki değerleri de bu dinler ortaya çıkmadan önce zaten vardı.

Daha yakın bir geçmişe bakacak olsak bile, M.Ö. 5. ve 4. Yüzyılda, yaklaşık 2400 yıl önce yaşamış olan Platon , Aristoteles ve Epikuros gibi Antik Yunan filozofları, tektanrıcılıktan tamamıyla bağımsız olarak, adalet üzerine, ahlak üzerine, iyilik üzerine, erdem üzerine, dostluk üzerine yüzlerce sayfalık kitaplar yazmışlardı. Bu dönemde Musevilik Orta Doğu’da ufak bir coğrafya ile sınırlı bir azınlık diniydi ve Antik Yunan’daki egemen din değildi; çoğu filozofun bu dinden haberi bile yoktu. Hıristiyanlık ve Müslümanlık ise daha ortaya bile çıkmamıştı; Hıristiyanlık Platon’dan yaklaşık 400 yıl sonra, Müslümanlık da Platon’dan yaklaşık 1000 yıl sonra ortaya çıktı. Platon, Aristoteles, Epikuros gibi filozoflar Musevi, Hıristiyan veya Müslüman değildi; ancak ahlak, adalet, iyilik, erdem, dostluk üzerinden bir yaşam biçimi ortaya koymuşlardı.

Tektanrıcı bir kültürde yetişen birçok filozof ve düşünür için de aynı şey geçerlidir. Hume, Marx, Sartre, Russell gibi düşünürler, dindar olmadıkları halde, dinsiz oldukları halde, Tanrı’ya da inanmadıkları halde, adalet üzerine, eşitlik üzerine, ahlak üzerine, iyilik üzerine yıllarca düşünmüşler, bu doğrultuda binlerce sayfalık tezler ortaya koymuşlar, yaşamlarını, aynen Platon, Aristoteles ve Epikuros gibi, daha ahlaklı, daha adil bir dünyanın oluşmasına adamışlardır. Elbette aynı işi bazı dindar filozoflar da yapmışlardır; ancak sonuçta, ahlak ve adalet, hiçbir zaman dinin tekelinde olmamıştır. Buna rağmen Türkiye’de, hem eğitim sisteminde, hem aile içi eğitimde, hem de medyada, olgular çarpıtılmakta, gerçekler örtbas edilmekte, dinden bağımsız bir ahlakın olamayacağı yalanı pompalanmaktadır.

Böylece, bağnaz dindar bakış açısına göre, yukarıda saydığımız tüm değerli isimler gibi birçok insan, sadece ateist veya agnostik oldukları için, bir anda değersiz insan statüsüne düşmektedir. Amerikan Bilimler Akademisi üyelerinin %93’ünün ateist olduğu dikkate alınacak olursa, bu bilim adamları da değersiz insan statüsüne düşmektedir! Hatta üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği’ni bile değersiz kılabilir bu bağnaz ve dogmatik bakış açısı!

Nasıl mı?

Çünkü Avrupa Birliği’nin en önemli kamuoyu araştırma kurumlarından birisi olan “Eurobarometer”in 2005 yılında gerçekleştirdiği bir araştırmaya göre, İsveç’in %77’si, Danimarka’nın %69’u, Norveç’in %68’i, Fransa ve Hollanda’nın %66’sı, Britanya’nın %62’si, Finlandiya’nın % 59’u, Belçika’nın %57’si, Almanya’nın %53’ü, İsviçre’nin %52’si, Avusturya’nın %46’sı, İspanya’nın %41’i, İtalya’nın %26’sı Tanrı’nın varlığına inanmıyor.

Aynı araştırma kurumuna göre Tanrı’ya inanmayanların oranı Türkiye’de % 5. Türkiye bu konuda Kıbrıs ve Malta ile birlikte en üst sıralarda.

Gelişmişlik düzeyiyle dinsizlik arasında zorunlu bir bağlantı var mıdır yok mudur, yoksa bu bir tesadüf müdür, o ayrı bir tartışma konusudur. Ancak sonuçta, din konusunda, Avrupa Birliği’nde daha çoğulcu bir anlayış egemen, Türkiye’de ise daha homojen ve daha tek boyutlu bir anlayış egemen.

Neden?

Çünkü ateizm, agnostisizm, dinsizlik sürekli baskı altında tutuluyor da ondan! Dini bir çerçevenin dışına çıkmak olanaklı değil. Fiilen bunu yapsanız da, bunu hiçbir zaman beyan etmeyeceksiniz, hatta mümkünse, yaptığınız her şeyi din adına yaptığınızı beyan edeceksiniz veya din konusunda hiç konuşmayacaksınız, susacaksınız, susarak yaşayacaksınız ve sessizce dini çerçevenin dışına çıkmanın yollarını arayacaksınız! Dindarlar sürekli gürültü patırtı yaparak bağırsa da, dinsizler hep sessiz kalıp susacaklar!

Aksi halde dinsizlik kötü emsal olur, kötü örnek olur, vatandaşlar dinden çıkar, toplum da, devlet de çöker! Sanki şu anda toplum çok sağlam, devlet çok sağlam, insanlar çok ahlaklıymış gibi!

Avrupa Birliği nüfusunun yaklaşık yarısı dinsiz, ona rağmen orada, Türkiye’deki kadar çok sahtekarlık ve yolsuzluk yok! Avrupa Birliği nüfusunun yaklaşık yarısı dinsiz, ona rağmen orada, Türkiye’deki kadar çok insan hakları ihlali yok! Avrupa Birliği nüfusunun yaklaşık yarısı dinsiz, ona rağmen orada, Türkiye’deki kadar çok sosyal adaletsizlik yok!

Acaba neden?

Türkiye’de ateizm, agnostisizm, dinsizlik baskı altında. Oysa dünya nüfusunun yaklaşık %16’sı kendisini herhangi bir dine ait görmüyor. Yani dünyada yaklaşık 1 milyar dinsiz insan var. Bu kişilerin içinde ateistler ve agnostiklerle birlikte, dinsiz teistlerin de olduğu tahmin ediliyor.

Hıristiyanlar %29 ile en büyük grup, Müslümanlar %24 ile ikinci büyük grup, dinsizler ise %16 ile üçüncü büyük grup. Geriye kalan %30 ise büyük ölçüde Hinduistler, Budistler, Taocular ve Şintoistler arasında bölünmüş durumda. Museviler ise yok denecek kadar az: %0.2. (Yüzdeler konusunda farklı araştırma kurumları farklı sayılar ortaya koysalar da, sıralama genelde değişmiyor).

Sonuçta sadece Avrupa Birliği değil, dünya açısından da baktığımızda, ateistleri ve agnostikleri de içeren 1 milyardan fazla dinsiz insandan söz ediyoruz. Ancak Türkiye’de, dinsizliği tartışma konusu yapmak bile “ayıp”, “günah”, “yanlış”, “yasak” ve “kötü”.

Türkiye’de örgütlenmeye çalışan ateistler ve agnostikler sürekli baskı ve tehdit altındalar. Türkiye’de dindarların “dini hizmetler” kategorisinde kurduğu on binlerce dernek ve vakıf var, ancak ateistlerin ve agnostiklerin bir tek derneği, bir tek vakfı bile yok. İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı verilerine göre, Türkiye’de din temelinde hizmet veren yaklaşık 16 bin dernek var. Bu kategori, spor alanında hizmet veren derneklerle birlikte, en üst sıradaki kategori. Onun arkasından yardımlaşma, kalkınma, (ki bu ikisinin de büyük çoğunluğu hemşehri dernekleridir), mesleki dayanışma gibi kategoriler geliyor. Bırakın ateizmi ve agnostisizmi, felsefe, sanat ve bilim gibi, uygarlığın temel taşları sayılan üst başlıklar ve alanlar, kategori dahilinde bile değil; o kadar azlar ki, bir yüzdeyle bile ifade bulamıyorlar. Çünkü Türkiye’de dernekçilik demek, Türkiye’de sivil toplum demek, spor demek, din demek, hemşehricilik demektir!

Bunun da ötesinde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan her öğrenci, ailesi ve/veya kendisi ateist veya agnostik bile olsa, okulda din dersini almak zorundadır! Bu derste, felsefede de, bilimde de tamamıyla tartışma konusu olan Allah’ın varlığı, Allah’ın özellikleri, evrenin Allah tarafından yaratılmışlığı, ruhun ölümsüzlüğü, peygamberlik, vahiy, mucizeler, kıyamet gibi birçok iddia, mutlak gerçeklermiş gibi anlatılmaktadır! Hatta sınav sorularında, tektanrıcı dinlerin bu tezlerine aykırı bir yanıt verirseniz, sınavdan ve dersten kalırsınız! Felsefedeki ateizm ve agnostisizm kuramı, bu derste kategorik olarak sıfırlanmaktadır! Bu ders, sanki Hume’un, Marx’ın, Feuerbach’ın, Nietzsche’nin, Sartre’ın, Russell’ın, Freud’un argümanları tarihte hiç var olmamış, bu kişiler hiç yaşamamış gibi yürütülmektedir!

Örneğin Matematik dersi sınavında, “2+2=?” sorusuna “4” yanıtını vermek nasıl doğru yanıt vermek için zorunluysa, Fen Bilgisi dersi sınavında, “Dünya mı güneşin etrafında dönmektedir, yoksa güneş mi dünyanın etrafında dönmektedir?” sorusuna “Dünya güneşin etrafında dönmektedir” yanıtını vermek nasıl doğru yanıt vermek için zorunluysa, Din ve Ahlak Bilgisi dersinde de, “Evreni kim yaratmıştır?” sorusuna “Allah” yanıtını vermek, “doğru” yanıt vermiş olmak için zorunlu hale gelmektedir! Tabii tek bir farkla ki, buradaki zorunluluk “a priori” veya “a posteriori” bir zorunluluk değil, siyasetçilerin, yöneticilerin, ailelerin, öğretmenlerin yapay bir biçimde yarattıkları fiili bir zorunluluktur; daha doğrusu fiili bir zorlama ve dayatmadır!

Böylece öğrenci daha genç yaşta, olguyla kurguyu birbirine karıştırma becerisini geliştirmektedir! Böylece Matematik, Bilim, Felsefe, Din, hepsi aynı çorbada bir bulamaç haline gelmektedir!

Her şeye rağmen, Türkiye’deki ateistler, agnostikler, dinsizler ve dine eleştirel bakanlar, yoğun bir baskı ortamında yaşasalar da ve büyük haksızlıklara uğrasalar da; bu kesimler örgütlenmekte büyük güçlüklerle karşılaşsalar da, internet ortamında, http://www.ateizm.org, http://www.ateistforum.org, http://www.dusuncedunyasi.net, http://www.bilimvedin.net, http://www.agnostik.org, http://www.bilimfelsefedin.org, http://www.turandursun.com, http://www.mucizeyalanlari.com, http://www.ateizm.blogspot.com, http://www.pozitifateizm.wordpress.com gibi web siteleri ve bloglar üzerinden seslerini çıkartmaya çalışmaktadırlar.

Tabii bu siteler de sık sık aleyhte yargı kararlarıyla veya lehte yargı kararlarına rağmen kapatılmaktadırlar; dinci yobaz çevrelerin dava konusu haline gelmektedirler; site yöneticileri ve yazarları da sürekli tehdit, hedef gösterme, hakaret gibi baskıların altında çalışmaktadırlar; zaman zaman kimliklerini bile gizlemek zorunda kalmaktadırlar.

Çünkü dinciler, dindar olan kişinin dinsiz olan kişinin inancını “rencide edebileceğini ve aşağılayabileceğini” hiç düşünmeksizin, sürekli ve sadece dinsiz olan kişinin dindar olan kişiyi “rencide ettiğine ve aşağıladığına” dogmatik bir biçiminde inanmış ve saplanmış durumdalardır. Bu nasıl despotik ve dogmatik bir “rencide olmak ve aşağılanmak” sürecidir ki, “rencide olan ve aşağılanan” hep dinci kesim olarak karşımıza çıkmaktadır; tahammülsüz olan hep dinci kesim olarak karşımıza çıkmaktadır! Din hariç her şeye dokunulabilir, ancak din mutlak bir dokunulmazlığa sahiptir! Anlayış bu! Din sorgulanamaz olan mutlak bir “gerçektir”, daha doğrusu mutlak bir tabudur! Böylesine ilkel bir bakış açısı hakim Türkiye’de.

En kötümser bakış açısıyla, Orta Çağ’da Avrupa’da ne yaşanıyorsa, Türkiye’de bugün de o yaşanıyor!

En iyimser bakış açısıyla, “Rönesans” ve “Aydınlanma” hareketiyle başlayan devrim sürecinde Avrupa’da ne yaşanıyorsa, bugün de Türkiye’de o yaşanıyor!

Her koşulda, tarihsel süreç bizi, uzun vadede iyimser olmaya götürecektir!

Tarih: 04.01.2013
Yazar: Örsan K. Öymen
Link: http://t24.com.tr/yazi/ateistler-ve-agn ... tinda/6076

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 10 Oca 2013, 11:11

Kadınların “kış”ı

Neslişah Başaran

“Arap Baharı” olarak adlandırılan sürecin söz konusu ülkelere demokrasi getirmediği çok kısa zamanda görüldü. “Devrim”leri başlatan Tunus ve Mısır’da 30 yıllık isimlerin iktidarı üzerine kurulu diktatörlükler İslamcı iktidarlarla yer değiştirdi. Libya fiilen bombalandıktan sonra yine İslamcılara teslim edildi. Suriye’nin durumu ise ortada. Aklı başında yazarların neredeyse hiçbiri artık bir “bahar”dan söz etmiyor, pek çoğu ise süreci “Arap kışı” olarak adlandırma noktasına gelmiş durumda.

Sürecin bu ülkelerin halkları, özellikle de emekçi sınıfları açısından hayırlara vesile olmayacağı soL’un başından beri savunageldiği bir tezdi. Nitekim Tunus’ta ve Mısır’da grevlerle mücadelelerine devam eden emekçiler bunu kısa sürece tecrübe etmiş oldu. Öte yandan bu “bahar”ın çok açık bir mağduru söz konusu: kadınlar.

Yeni İslamcı iktidarların Bin Ali ve Mübarek’e göre daha demokratik olup olmadığı hala tartışıladursun, Tunus ve Mısır’da kadınlar kazanılmış haklarını kaybediyor ve toplumsal yaşamdan dışlanarak eve hapsediliyorlar.

Süreç bildiğimiz mekanizmalarla işliyor: kadın-erkek eşitliğine darbe vuran ve kadını kamusal yaşamdan dışlamaya dönük yasal düzenlemelere sokaktaki şiddet eşlik ediyor.

Büyük şehirler dışında çoğu kadının halihazırda çarşafla sokağa çıktığı Mısır’da, son dönemde kadınlara sokakta örtünmeleri ve yanlarında erkek olmadan dolaşmamaları yönünde daha fazla baskı yapıldığı görülüyor. Son yaşanan olaylardan biri de Mısır’da bir okulda, bir öğretmenin iki kız öğrenciyi derse türban takmadan geldikleri için saçlarını keserek cezalandırması oldu. 3-4 yaşında çocukların anaokuluna dahi başı örtülerek gönderildiği gelen haberler arasında.

İslamcıların kadınlara dönük en tehlikeli saldırıları “mahalle baskısı” adı altında yapılıyor: örtünmeyen kadına dönük cinsel saldırılar meşrulaştırılıyor. Mısır’da sokakta kadınlara dönük cinsel saldırı oranı zaten pek çok ülkenin ortalamasını üzerinde. Buna bir de ötünmeden sokağa çıkan kadınlara dönük saldırıların meşrulaştırılması eklenince durumun vehameti daha da artıyor.

İslam ülkeleri arasında kadın hakları konusunda çok daha ileri bir noktada oluşuyla bilinen Tunus’ta ise “devrim”den sonra yaşanan bir tecavüz vakası tüyleri diken diken edecek nitelikte: Geçtiğimiz Eylül ayında iki sevgili otomobilleri içerisindeyken polislerin saldırısına uğradı, kendilerine saldıran iki polisin tecavüz ettiği genç kız hakkında savcı, bir de arabada sevgilisi ile “ahlaksız davranışta bulunduğu” gerekçesi ile soruşturma açmaya kalktı. İslamcı parti Ennahda’nın iktidara gelmesinin ardından Tunus’ta “yeterince örtünmeyen” ya da gece dışarı çıkan kadınların sürekli polisin tacizlerine maruz kaldığı söyleniyor.

Tunus’da Ennahda’nın kadınlara karşı önemli hamlelerinden biri de halen hazırlanmakta olan Anayasa taslağına “kadın ve erkek eşittir” ifadesi yerine “kadın ve erkek birbirini tamamlar” ifadesini koyma teşebbüsü oldu. İslamcılar kadınların büyük tepkisini çeken bu denemede geri adım atmak durumunda kaldı.

Mısır’da geçtiğimiz haftalarda kabul edilen, Müslüman Kardeşler tarafından hazırlanmış olan anayasa da yine kadınların haklarına dönük bir saldırı anlamına geliyor. Anayasada doğrudan kadın erkek eşitliğini hedef alan bir madde bulunmasa da kadın erkek eşitliğine dönük maddelerin, anayasanın diğer maddelerinde olduğu gibi şeriata endekslenmesi, durumu zaten özetliyor. Müslüman Kardeşler anayasasına karşı gösterilerde de kadınların başı çektiği görülmüştü.

İslam ülkelerinde kadınların durumu ortada. Ennahda iktidarına kadar Tunus bu ülkeler arasında en ileri örneklerden birini temsil ediyordu. Fransa’ya karşı bağımsızlığın kazanılmasının ardından 1956’da, Habib Burgiba iktidarında, kadınlara erkeklerle neredeyse tüm alanlarda eşitlik sağlayan ve geniş haklar veren yasalar hayata geçirilmişti. Bin Ali iktidarı boyunca bu hakların çoğu korundu.

Bunları söyleyince bazılarının “İslamcılar kötü de ondan önceki diktatörlükler daha mı iyiydi?” dediğini duyar gibi oluyorum. Sanki kötülerden birini tercih etmemiz gerekiyormuş gibi. Sanki birileri bir kalkışmaya “devrim” demişse bunu sorgulamak mümkün değilmiş gibi. Sanki kitleleri bir nebze arkasına alan her iktidar meşruymuş gibi.

İslamcıların kadınlar hakkındaki söylemleri ve uygulamaları da ortada. Asıl şaşırılması gereken tüm bunlara rağmen bu hareketlerle “özgürlük” ve “demokrasi” kavramlarının hala yan yana getirilebiliyor oluşu. Oysa, kadınları özgürleştirmeyen hiçbir hareket, ne demokrasi ne de başka şeyler uğruna desteklenmeyi hak etmiyor.

Not: Geçtiğimiz haftaki yazıda geçen Jacques Tardi’nin Halkın Çığlığı kitabının Fransızcası dört cilt, Türkçe çevirisi iki cilt olarak yayınlanmış. Dikkatli soL okuruna teşekkürler.
basaranneslisah@gmail.com

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/neslis ... kisi-65870
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 12 Oca 2013, 12:42

Emin Çölaşan
11 Ocak 2013

Çünkü bunlar Müslüman (!)
Sevgili okuyucularım, hangi siyasi görüşte olursanız olun, hepinize soruyorum: Bir gün olsun sabah yatağınızdan mutlu kalkıyor musunuz?
Yataktan kalktınız, dışarı çıkıyorsunuz… İşiniz var, sokağa çıkmak zorundasınız. Belki öncesinde, belki sonrasında gazetenizi açıp okuyorsunuz…
Ya da evde iseniz televizyon açıp haberleri izliyorsunuz.
Bir kez olsun “Oh bee, ülkemde ne güzel şeyler oluyor” dediğiniz oluyor mu?
Sürekli kavga dövüş içinde yaşıyoruz. Kim olursak olalım, hep aynı.
Başımızda güya tek parti iktidarı var ki, dediği dedik. Yasa, kural, hak, hukuk, adalet ayaklar altında çiğneniyor.
İktidarın işine ne geliyorsa, o oluyor.
Ülkenin sorunları bitmek bilmiyor.
Kürtçülük, bölücülük, yandaşların vurgunları, devleti soyma, hortumlama, şeriatçılık, din tüccarlığı, din bezirganlığı…
Ve adalet bile ayaklar altında çiğneniyor.
Siz düne kadar herhangi bir mahkeme ile TSK’nın birbirini suçladığına tanık oldunuz mu? Olmadınız!
Siz düne kadar teröristlerin ayağına gidip pazarlık masasına oturan devlet yetkilileri olduğunu duydunuz mu? Duymadınız!
Böyle bir şeylerin olacağını size birileri söyleseydi, inanır mıydınız? İnanmazdınız!
Her gün her şeye zam gelirken, bir hükümet “Enflasyon düşüyor” palavrası atar mı? Atmaz!
Toplumun her kesimi haksızlık ve adaletsizliğin pençesinde ezilirken insanların mutlu olmasını bekler misiniz?
Elbette beklemezsiniz!
Türkiye’nin bütün sanayi tesislerinin, madenlerinin, limanlarının, aklınıza gelen her ulusal varlığımızın günün birinde yandaşlara ve işbirlikçilere peşkeş çekileceğini size birileri söyleseydi inanır mıydınız? İnanmazdınız!
* * *
Türkiye’nin tablosu işte böyle!
Azınlıkta olan, iktidardan beslenen belli bir kesim mutlu olabilir.
“Ama başımızdakiler Müslüman (!)” diye düşünen belli bir kesim de mutlu olabilir. Onlar, yanıbaşlarında din ticareti yapıp karşılığında para kazanan, oy toplayan tiplerin ne mal olduğunu bilmeyebilir. Bilgisiz vatandaşların bazıları iyi niyetlidir ve bu oltaya rahatça
takılır.
Geçenlerde gazetelerde bir fotoğraf yayınlandı:
Çankaya’da oturmakta olan şahıs, Bosnalı bir konuğu ile Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı
Camisi’nde cuma namazı kılıyor.
Yanlarında namaza durmuş subaylar ve erler…
Söylesin bana, bu nasıl iştir?
Varsayalım camide askerlerle birlikte namaza duracaksın.
Niçin fotoğraf çektirip basına servis ettirirsin? Amacın ne?
Amaç belli: Din sömürüsü!
Bunları gören bazı vatandaşlarımız mutlaka “Helal olsun bu Abdullah’a, ne Müslüman adammış” diye alkış tutmuştur. Ama onlar bu işin ardındaki siyasi amacı düşünmezler.
İnsanoğlu düşünmeyince robot oluyor.
Bütün tezgahlar işte o zavallı robotların sırtından kuruluyor.
Sömürü çarkı onların desteği ile sürüp gidiyor.
Adama bütün o vurgunları, bütün o tezgahları anlatıyorsun, seni dinledikten sonra diyor ki “Ama abicim, bunlar Müslüman!..”
* * *
Başta sorduğum sorumu tekrar edeyim:
“Sabahları mutlu mu uyanıyorsunuz?”
Gerçekten mutlu uyananların tamamı bunlara oy verse, oy oranları en fazla yüzde 10’da kalır. Ama ne ilginçtir, oyları mutsuzlar ve sürünenler veriyor…
Çünkü başka nedenler var…
“Bunlar Müslüman (!)”
Ne günlere kaldık!
Bir yanda Apo’ya teslim bayrağını çektiler. Hiç utanıp sıkılmadan katille pazarlık masalarına oturdular. Öbür yanda Paris’te esrarengiz bir suikast gerçekleşti ve üç PKK’lı öldürüldü.
Durum karışık!.. Kimin eli kimin cebinde belli değil.
Bizimkiler zannediyor ki Apo ile pazarlık bitince terör de bitecek!
Nah bitecek!
Bu gibi pazarlıklarda önemli olan, karşı tarafa neler vaat ettiğinizdir. Bu konuda hiç kimse bilgi sahibi değil. Şimdilik sadece veriyoruz.
Oysa işin siyasi boyutu bir süre sonra ortaya çıkacak. İşte o zaman bütün rezillikleri kucağımızda bulacağız.
Üstelik terör de bitmeyecek.
* * *
Devlet adına İmralı’da Apo ile yapılan pazarlıklar mide bulandırıyor. Bakınız, 9 Ocak tarihli Yeni Şafak gazetesi bunlardan bir bölümünü manşetten açıkladı. Bu haber eğer doğruysa, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve hepimize geçmiş olsun dileklerimi şimdiden iletmeyi bir görev bilirim!
Bu gazete en önde gelen iktidar yandaşlarından biri.
Yalan olmasını dilediğim haber şöyle:
“İşte mayıs ayına kadar atılacak adımlar… Örgütün çelik kadrosu Avrupa’ya gönderilecek. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Öcalan’a “Ayrı devlet” konusunu iki kez sordu. Öcalan “Ayrı devlet yok” güvencesi verdi.
Öcalan “Özerklik” isteğinden de vazgeçti.
Alınan kararların uygulanması amacıyla bir “Gözlem gücü” oluşturulacak. MİT, AKP, CHP, MHP ve BDP temsilcilerinin görev alacağı heyet teröristlerin hem sınır ötesine geçmesini, hem de silah bırakan PKK’lıların ailelerine kavuşmasını sağlayacak.
Mayıs ayına kadar anayasa ve yasalarda değişiklik yapılacak. Eve dönüş yasası “Genel Af” işlevi görecek şekilde elden geçirilecek.
Devlet, bu süreci Habur’un devamı olarak görüyor.”
* * *
Size bu ayrıntılı haberin özetini verdim. Bildiğiniz gibi, devletin en gizli bilgi ve
belgeleri zaman zaman bu yandaş gazetelere servis edilip yayınlanması sağlanır.
En gizli MİT, yargı, savcılık, polis belgeleri buna dahildir. Bir bakarsınız, kimsenin ruhunun bile duymadığı en çarpıcı bilgiler -doğru veya yalan- bu yayın organlarında sırayla yer bulur.
Bu iktidarın propaganda yöntemi aynen böyledir.
Şimdi şu habere bakalım!
Apo isteklerinden vazgeçtiğini MİT Müsteşarı’na söylemiş. Parti temsilcilerinin de yer alacağı bir heyet, önde gelen teröristlerin Avrupa’ya gönderilmesini sağlayacakmış!
Avrupa’nın herhalde başka işi kalmadı ve bizden terörist ihracatı bekliyor!
Devlet bu süreci Habur’un devamı olarak görüyormuş. Habur rezaletini herkes bildiği için burada bir kez daha değinmiyorum.
İşin tam Türkçesi şöyle: Tüm teröristler serbest bırakılacak ama terör aynen devam edecek. Üstelik işin siyasi boyutu başımıza bela edilecek.
* * *
Türkiye’de akıl almaz olaylar yaşıyoruz. Bu olaylar yüz kızartıcı ve utanç verici. İki paralık bir katille pazarlık ediliyor.
Zannediyorlar ki, terörün ipleri halen de onun elindedir. Oysa değil. O artık sadece eskimiş bir isim. Şehir efsanesi!
Paris suikastı, bu karanlık olayların son göstergesi. Derin devlet, MİT, PKK, başka örgütler, ya da para dümenleri… Birileri, birilerine Paris’te mesaj verdi!
İşin binbir tane karanlık boyutu var.
Bir rezalet yaşıyoruz ki, sormayın gitsin. Başı yok kıçı yok!

http://sozcu.com.tr/cunku-bunlar-musluman.html
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 05 Şub 2013, 09:29

Ah Melun Şark!

Resim
Can Dündar Ada
candundarada@gmail.com

Baskın Oran hocamın sık tekrarladığı sözdür: “Mühtediler (din değiştirenler), daha mutaassıp olur.”
Sözü, “Trene sonradan binen, eskilerden hızlı gider” diye de tercüme edebiliriz.
Yeni Ak Partili Süleyman Soylu, “aslanlar gibi” kükreyerek, Erdoğan’ı “meseleleri çözecek yegâne lider” ilan edince bu sözü hatırladım.
Soylu, Başbakanlık’tan duyulacak kadar bağırarak diyor ki:
“Allah’a yemin ederim ki Erdoğan, Türkiye’nin ilelebet, ezeli ve ebedi başkanıdır.”
* * *
Kendisi sonradan düzeltmeye çalışsa da sözleri, Soylu’nun “Şef” tutkusunu belgeledi.
Kısa biyografisine göz atalım:
2007’de DP Genel Başkanı seçildi.
2008’de yeniden seçilirken yine Allah’ın tanıklığında dedi ki:
“Allah şahidim olsun, bu millet, bu iktidara zıkkımın kökünü gösterecektir. 29 Mart’ta AKP’yi yere sereceğiz.”
Yine o kongrede, “Son seçimde aldığımız yüzde 5,4’lük oyun altında kalırsak çekilirim” demişti.
29 Mart 2009’da yüzde 4 oy aldı.
Ertesi gün ”Ben bildiğiniz siyasetçilerden değilim” diyerek istifa etti. Bir daha aday olmayacağını söyledi.
1,5 ay sonra bir daha aday oldu.
4 gün sonra adaylıktan çekildi.
1 Eylül 2012’de “Ak Parti’nin emrindeyim” açıklaması ile “zıkkımın kökünü görecek” partinin saflarına katıldı.
Bir ay sonra da Genel Başkan Yardımcılığı ile ödüllendirildi.
* * *
Menderes’in Başbakan Yardımcısı Samet Ağaoğlu’nun 1960-64 arası hapiste tuttuğu günlük yayımlanıyor Milliyet’te...
Her satırı, ibret dersi niteliğinde...
Diyor ki:
“Ah melun Şark! Ah bu Şark’ta politika yapmak... Seni düşmanların değil, dostların yer...”
Diyor ki:
“Memleket için ölesiye çalıştık. Eserler göz önünde.
Hürriyet’i mi kaldırdık? Hayır. Asla!
Biz, asıl kendi içimizde çürüdük. Asıl kendi öz mayamızda, öz ruhumuzda çözüldük.”
* * *
Öyle tanıdık sahneler var ki anılar arasında...
Mesela:
“Ah bu insanların alçaklığı! Menderes’in elini bir kere sıkabilmek için on insanı çiğnemekten çekinmeyenler, şimdi aleyhine konuşarak başlarını kurtarmaya çalışıyorlar.”
“Bunlardan biri eskiden Menderes’e şöyle hitap ediyordu:
‘Camiler sana senâkâr/surlar sana duakâr”
Şimdi bağırıyor:
‘Yıkan odur/vuran odur.’”
* * *
Neler anlatmıyor ki Ağaoğlu:
“Yalnız başına idare ettiği radyo meselesi”nde Menderes’in, bakanlarını sorumlu tutmak için “Niye istifa etmemişler” diye soruşunu...
“Ben şiddet tedbiri istemiyordum, grup istiyordu” deyişini...
“Başvekilin her sözünü hayranlıkla dinleyip alkışlayan, en ufak itiraz yapmayan vekiller”in mahkemede “Bizim haberimiz yoktu” diye kekeleyişini... Bütün günahları Başbakan’ın sırtına yükleyişini...
Meclis’te “aslanlar gibi” yürüyenlerin, içeride “tüyü yolunmuş uyuz kurt”a dönüşünü...
* * *
27 Mayıs’la ilgili her yazıya ister istemez idamların gölgesi düşüyor. Ve her seferinde yazıyı kınamayla bitirmek gerekiyor.
Bir kez daha belirtelim:
Darbeye “ama”sız karşıyız.
İdamları tarihin kara bir sayfası sayarız.
Ancak o kara sayfadan alınacak çok ders var.
Ağaoğlu ikisini hatırlatıyor:
Biri dalkavukluk belası...
İkincisi, dalkavukların gazıyla, “ezeli ve ebedi başkan” olduğuna inanma hastalığı...
Allah ikisinden de esirgesin...

http://gundem.milliyet.com.tr/ah-melun- ... efault.htm

Yalan yere edilen yeminler, yüzsüzlükler, utanmazlıkalr, yağcılıklar, el etek öpmeler. Bir Numan KURTULMUŞ olayı daha; o da öyle bir AKP karşıtıydı ki: Bir gün HAS parti içinde konuşma yaparken içimizde gizli AKP'lilerden kurtulmalıyız demişti. Süleyman SOYLU ama onu geçmiş :lol:
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 06 Şub 2013, 12:45

Türkiye’de her 100 çocuktan 40’ı, yoksul hanelerde

Resim

Meral Tamer mtamer@milliyet.com.tr

TOBB Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Serdar Sayan, önceki akşam Ahmet Hakan’ın CNN Türk’teki programında bizlere, içimizi acıtan bir istatistiği
yeniden hatırlattı.

Prof. Sayan’ın, Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in Gelir Yaşam Koşulları Anketi’ne dayanarak verdiği rakamlar hiç şaşırtıcı değil, ama hükümetin 3-4 çocuğa parasal teşvik vermeye hazırlandığı bir dönemde
çok düşündürücü ve altının mutlaka yeniden çizilmesi gerek:

Türkiye’de en yüksek
% 20’lik gelir dilimindeki aileler ortalama 1 çocuk sahibiyken, en düşük % 20’lik gelir dilimindeki ailelerde ortalama çocuk sayısı 3.5. Ülkemizde her 100 çocuktan 40’ı yoksul hanelerde yaşıyor. Bir başka deyişle, en düşük
% 20’lik gelir dilimindeki aileler, Türkiye’deki çocukların % 40’ına sahip. Ve bu çocuklar maalesef büyük imkânsızlıklar içinde yaşıyor.
Prof. Sayan’ın TÜİK Gelir Yaşam Koşulları Anketi verilerinden yola çıkarak verdiği bilgilere göre en düşük % 20’lik gelir grubundaki ailelerin çocukları, pek çok bakımdan yoksulluk ve yoksunluk yaşıyor:
1) Yoksul ailelerin yaklaşık % 90’ının sofrasında her gün bir öğün bile et, tavuk ya da balık bulunmuyor.
2) Bu ailelerin
% 70’i, çocuklarına verimli ders çalışabilecekleri uygun ortamı sağlamaktan yoksun.
3) Bu ailelerin % 88’i, maddi yetersizlikler nedeniyle çocukları hastalandığında doktora götüremiyorlar.

Çocuk yoksulluğu...
Daha önce de yazdım. Çocuk sayısını artırmak için getirilmesi düşünülen ayda 300 liralık teşvik, çok büyük ölçüde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun en düşük gelirli ailelerince rağbet görecektir. Bu ailelerde zaten sağlıklı beslenemeyen, evde ders çalışacak yeri bulunmayan ve gerektiğinde doktora gidemeyen milyonlarca çocuğa yenilerinin eklenmesi, Türkiye’yi gelecek hedeflerine taşımaz; olsa olsa çocuk yoksulluğunu artırır.

Başbakan Erdoğan yıllardır en az 3 çocuk TELKİN’inde bulunuyordu; ancak iş telkinle sınırlı kalmayıp da parasal TEŞVİK’e kadar uzanınca naçizane tavsiyemiz, bu teşvikleri düzenlemekle görevlendirilen bakanlarımızın da ellerini vicdanlarına koyup bir kez daha düşünmeleridir.

Resim

http://ekonomi.milliyet.com.tr/turkiye- ... efault.htm
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

Cevapla

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 2 misafir