Köşe Yazıları

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 18 Şub 2013, 13:37

100 dolarlık ihracatta 58.5 $ ithal girdi var

Resim
Güngör Uras Olayların içinden
guras@milliyet.com.tr

OECD’nin belirlemelerine göre Türkiye’den yapılan 100 dolarlık ihracatın 41.5 dolarlık kısmı yerli katma değerden oluşuyor. 58.5 dolarlık kısmını ithal katma değer girdisi teşkil ediyor.
n Bu, 100 dolarlık ihracat geliri için 141 $ ithalat yapmak zorunda olduğumuzu gösterir.
n Bu, ihracatımızı artırdıkça ithalatımızın daha hızlı artacağını gösterir.
n Bu, döviz açığımızı (cari açığı) kapatmak için üretimi yavaşlatmanın, talebi frenlemenin işe yaramayacağını, üretimde yapısal değişim zorunluluğunu gösterir.
n Bu, üretimin her dalında ithal girdi kullanımını azaltmamız gerektiğini gösterir.
Üretici üretim aşamasında doğrudan ithalat yapar veya başkalarının ithal ettiği yabancı girdileri kullanır.
Buna ek olarak bir de dolaylı ithal girdisi kullanımı vardır. Örneğin otomobil üreten bir firma, doğrudan başka ülkelerden ithal ettiği parçalara ek olarak içeriye yan sanayiden parça temin eder. Lastik alır, demir çelik parça alır. Elektrik, mazot kullanır. İçeriden temin edilen lastiğin, demir çeliğin, elektriğin, mazotun da ithal girdisi vardır. Bunlar dolaylı ithal katma değeri oluşturur.

Resim

İthalata göbekten bağlıyız
OECD tarafından üye ülkelerin 2009 yılında ihracatlarında doğrudan ve dolaylı olarak yabancı katma değer katkı paylarını gösteren tablolar yayınlandı. İhracatı oluşturan belli mallarda doğrudan, dolaylı ve toplam yabancı katma değer payları ile yerli katma değer payları hesaplanmış.
Örneğin ihraç edilen tarım ürünlerinde doğrudan ithal katma değer girdisinin payı yüzde 7.8, dolaylı ithal girdi yüzde 22.0, toplam ithal girdi yüzde 29.8 oranında. Yerli katma değerin payı yüzde 70.2 olarak hesaplanmış.

Yapısal değişime mecburuz
İhraç ettiğimiz taşıt araçlarında yerli katma değer payı yüzde 34.9 oranında. Yüzde 28.6 doğrudan, yüzde 36.5 dolaylı olmak üzere toplam yüzde 65.1 oranında ithal katma değer kullanımı var.
Türkiye genelinde 2009’da ihraç ettiğimiz ürünlerdeki yerli katma değer oranı yüzde 41.5. İhraç ürünlerinde doğrudan ithal katma değer yüzde 21.1, dolaylı ithal katma değer yüzde 37.4, toplam ithal katma değer yüzde 58.5 oranında.
Tekrarda yarar var, bu tablo talebi kısarak, büyümeyi yavaşlatarak düzeltilemez. Mevcut üretim yapısında ihracatı artırdıkça ithalatın daha fazla artması kaçınılmaz bir durumdur. İşte bunun içindir ki kısa sürede çözmemiz gereken sorun üretimde ithal girdi kullanımının azaltılmasıdır. Bu ise üretimde (ve de döviz kuru politikasında) kalıcı yapısal değişim ile mümkün olabilir.

http://ekonomi.milliyet.com.tr/100-dola ... efault.htm


Bu da demektir ki dış ticaret açığında makas iyice aralanmaktadır. Ürettiğimiz şeylerdeki yabancı payı ürkütücü düzeyde. Adamlar demek ki bizi yalnızca ucuz iş gücü ve ucuz pazar olarak görüyorlar. Türkiye'de sanayinin önemli bir bölümü yabancıların elinde olduğuna göre daha çok adamların işi görülüyor kanımca. Aç gözlü özelleştirmelerin, ülkeye dengesiz bir biçimde yabancı sermaye girişinin, yerli üreticinin yeterince desteklenmemesinin bir sonucu bunlar. Gıda ve tekstil dış satımında yaşadığımız duruma bakın; oysa bunları yapamazsak neyi yapacağız ki? İnşaat konusunda da durum içler acısı; yüzde % 50 inanılmaz bir pay. Bu aynı suyu dışardan, yoğurdu dışardan, tuzu dışardan alıp ayran yapıp satmaya benziyor; bu durumda ayrancı basit bir taşerondan başka bir şey değil. Ulusal kalkınmadan vazgeçtikçe daha neler gelecek bakalım başımıza; ayran içebilecek miyiz acaba?!
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 13 Nis 2013, 09:54

Temel Bilimler nasıl yok oluyor?
Resim

Abbas Güçlü Diyalog
aguclu@milliyet.com.tr

Temel bilimler yani Fizik, Kimya, Biyoloji olmadan bilim gelişmez. Bilimde söz sahibi olunmaz. Ülke de kalkınmaz. Ama sınav sonuçlarına bakıldığında temel bilimlerde lime lime dökülüyoruz.
Ayrıca, çok daha büyük felaketler söz konusu. Örneğin temel bilimlere öğrenci bulunamıyor ya da en zayıf öğrenciler bu alanlara yöneliyor. Kontenjanlarının yarısı bile dolmuyor. İçlerinde, tek öğrenci daha kaydedemeyen bölümler var. Bu yüzden de tek tek kapatılıyorlar. Bazıları isimlerini Moleküler Biyoloji ya da Genetik diye değiştirerek ayakta kalmaya çalışsa da, onlar için de gelecek yok gibi! Çünkü ilim, bilim kimsenin umurunda değil!
Oysa Biyolojik Çağ’a giriyoruz. Gıdadan enerjiye, sağlıktan silahlanmaya artık hemen her taşın altından biyoloji çıkacak. 2023’ü, 2071’i düşünenler keşke bunu da öngörebilseler!..

Biyolojik çağ
Türkiye Biyologlar Derneği Genel Başkanı Alev Haliki Uztan ve diğer biyologlar, sık sık bir araya gelerek, durum tespiti yapıp bunu da başta Cumhurbaşkanı, Başbakan, YÖK Başkanı olmak üzere en üst makamlara gönderiyorlar.
Peki bir ilerleme var mı? Evet demek zor. Tam aksine durum daha da vahim hale geliyor.
İşte Biyoloji Bölüm Başkanları çalıştaylarında tespit edilen ve üst makamlara gönderilen tespitlerden bazıları:
Türkiye, Temel Fen Bilimleri alanlarında ciddi sorunların yaşandığı bir dönemden geçmektedir. Bilim ülkede popülaritesini kaybetmeye yüz tutmuş ve tercih edilmez hale gelmiştir. Bu durum, ülkenin geleceğini tehdit eden bir niteliğe doğru gitmektedir.
Biyolojik Bilimler yaşamın ilk ortaya çıkışından itibaren nasıl geliştiğini, mevcut çeşitliliğin dünyadaki yayılışını, çeşitliliğe etki eden faktörleri, canlılık olaylarını yapı ve işleyişe dayalı olarak inceler ve gelecekteki durumuna ilişkin tahminlerde bulunan bir bilim dalıdır.
Biyolojik bilimler alanında sağlık sektöründen çevre ve tarım sektörüne kadar çok geniş bir alanda araştırma ve uygulama yapılmaktadır.
Sağlık sektöründeki klonlama ve kök hücre teknolojisi gibi birçok kritik konuda biyologların imzası bulunmaktadır.
Yaşamı tehdit eden gıda darboğazının aşılması, çölleşmenin engellenmesi, biyolojik çeşitliliğin etkin korunması, sağlıklı gıdaların temini ve çeşitli hastalıkların önlenmesi konularında kullanılabilecek temel bilim araştırmaları ve bu araştırmalara ışık tutacak biyoçeşitlilik çalışmaları yapılmaktadır.
Çağımızda giderek daha fazla önem kazanan Biyoteknoloji, Nanobiyoteknoloji, Biyogüvenlik, Çevre ve Biyoçeşitliliğin Korunması, Vektörel hastalıklarla mücadele, Biyogaz-Biyodizel- Biyorafineriler, Genom Projeleri, Biyoinformatik ve Biyoturizm gibi yeni alanlar da çoğunlukla biyoloji bilimine dayanmaktadır.

Kontenjanlar boş!
* 2011 yılında 8004 kontenjanın yüzde 46’sı boş kaldı.
* Bu yıl bazı üniversitelerimizde biyoloji bölümlerinde örgün öğretim programları hemen hemen boş kalırken, bazı üniversitelerimizde de II. öğretim programlarına hiç öğrenci kaydolmamıştır. Yine birçok üniversitemizde de hem I. öğretimde hem de II. öğretim programlarına kaydolan öğrenci sayısı, bölümlerin belirlenen kontenjanlarının yarısına bile ulaşamamıştır.
* Biyoloji bölümlerinde halen okumakta olan öğrenci sayısı 20.000’den fazladır.
* Halen kontenjanı dolu olan üniversitelerin Biyoloji bölümleri büyük şehirlerde ve ailelerinden uzakta okumak isteyen öğrenciler tarafından ve açıkta kalmamak için tercih edilmektedir.
* Hiçbir 4 yıllık akademik eğitim-öğretim programı, sadece 3 veya 5 öğretim üyesi ile sürdürülemez. Sürdürülmeye çalışılması eğitimin kalitesi ile ilgili çok ciddi problemler yaratır.
* Biyologların faaliyet göstermeleri gereken alanlar maalesef başka meslek grupları tarafından adeta işgal edilmektedir.
* Öğrencilerimiz gelecek kaygısı ile fakültede geçirmeleri gereken zamanın büyük bir kısmını ALES ve KPSS kurslarında geçirmektedirler.
* Biyoloji Bölüm Başkanları ve bölüm akademisyenlerinin katılımları ve görüşleri doğrultusunda hazırlanan bu raporda sonuç olarak:
Gelecek kaygıları taşıyan, kuşkulu; mesleki bilgi ve becerilerini yeterince öğrenemeyen ve/veya yansıtamayan; mutsuz-umutsuz genç biyologlar yerine doğru bilimsel bilgilerle, bilimsel strateji ve yöntemlerle donanmış, ülkemizin ihtiyaçlarını gözeten, geleceğe güvenle bakan, bilgisi ve morali yüksek genç biyologların mezun olarak ülkemizin öz kaynaklarını daha özgün, daha özgür ve daha verimli değerlendirebilmesi gerekmektedir...
Özetin özeti: Bakalım, bu çok önemli tespitler, dikkate alınıp, gereği yerine getirilecek mi?


http://gundem.milliyet.com.tr/temel-bil ... efault.htm
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 18 Nis 2013, 13:48

Bu fotoğrafı da görün!
Resim

Can Dündar Ada
candundarada@gmail.com


Bu fotoğraf 10 gün önce çekildi. Afganistan’ın Kunar eyaletinde... NATO güçlerinin düzenlediği hava saldırısında bomba, bir eve isabet etti.
12 sivil öldü.
11’i çocuktu.
Çocukların cesetlerini evden çıkardılar, yan yana dizip fotoğrafını çektiler.
Dünya görmezden geldi.
NATO özür bile dilemedi.
Çocuklar, merkez dünyanın dikkatini çekemeyecek kadar uzak bir yerde ölmüşlerdi.
***
Oysa Martin Richard öyle değil.
8 yaşındaki Martin, pazar günkü saldırıda Boston’da, babasına sarılmak üzre finiş çizgisinde bekliyordu. Tam babasını kucaklayacakken patlayan bombayla öldü.
Kız kardeşinin bacağı koptu.
Annesinin durumu ağır.
***
Martin‘i öldüren saldırı, Kunarlı 11 çocuğu öldüren bombardımanın misillemesi midir, henüz bilmiyoruz.
Sivilleri hedef alan ilk saldırıyı nasıl lanetliyorsak, ikinciyi de öyle lanetliyoruz.
Ancak dünyanın ikisine yaklaşımı arasındaki ayrımcılıktan da utanıyoruz.
Martin Richard’ın ismini, yaşadığı trajediyi, babasının hislerini her yerde okuyup dinleyebildiğimiz halde, Afgan çocuklardan hiçbirinin adını bilmiyor oluşumuz, hatta onların öldüğünden bile haberdar olmayışımız haksızlık değil mi?
Acılarda bile bizi ayrıştıran bu çifte standart, süregiden bu kan davasının sonucu mu, nedeni mi?
***
Batı şunu bilmeli:
Yarattıkları küresel dünya adaletsiz.
Dünyanın ezilen yarısı, çocuk ölümlerinde bile vicdanların ortak sızlamadığını görüyor; kendisinden bir özrü bile esirgeyen Batı’ya nefret duyuyor.
Bu nefret, paradoksal bir şekilde, yine o küresel sistem sayesinde artık yerkürenin her köşesinde tepkisini ortaya koyabiliyor.
Kunar’da bir eve attığınız bombanın hesabı, 10 güne kalmadan Boston maratonunda sorulabiliyor.
Olan, masum insanlara oluyor.
***
Boston saldırısının savunulur yanı yok; tersine nefretle kınanması gerekir.
Ama onu kınarken dökülen gözyaşlarının, masum Afgan çocuklar için de akması, Boston’a verilen tepkinin Kunar’dan da esirgenmemesi de gerekir.
Yoksa bu adaletsizlik daha çok kana, cana mal olacak.

http://gundem.milliyet.com.tr/bu-fotogr ... efault.htm
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 21 Nis 2013, 10:59

Makam aracı saltanatı!

Resim
Abbas Güçlü Diyalog
aguclu@milliyet.com.tr

Dünyanın en büyük araba üreticisi ülkelerinden birisi olan Japonya’da, devletin elindeki makam aracı sayısının çok sınırlı olduğunu, bu ülkeyi ziyaret eden bakanlardan birisi anlatmıştı.
Bin tane bile değilmiş. O da gelen yabancı konuklara tahsis ediliyormuş...
Peki bizde durum ne?
İsterseniz gelin önce aşağıdaki habere bir göz atalım:

O kadar zengin miyiz?
“Türkiye’de kiralama usulü hariç devlete ait 193 bin 425 adet otomobil, minibüs ve otobüs gibi resmi araç bulunduğunu kaydeden Demokrat Eğitimciler Sendikası (DES) Genel Başkanı Gürkan Avcı, “Türkiye resmi araç sayısıyla dünyanın en zengin ve gelişmiş ülkelerinden Almanya ve Japonya’yı 20’ye katlıyor. Bu lüks araçların çoğu da hizmet yerine makam aracı olarak kullanılıyor. Böylesi büyük bir israfa rağmen bakıyoruz ki bu da yetmiyor ve devlet binlerce araç kiralama yoluna gidiyor. 75 milyon vatandaşımızın adına bu savurganlık bitene kadar konuyu gündemde tutmaya ve hükümeti uyarmaya devam edeceğiz” dedi.
Ankara’da bir okul ziyaretinde öğretmenlerle konuşan DES Genel Başkanı Gürkan Avcı, ‘Hizmet özelliği gereği Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, bakan, kuvvet komutanları, vali, rektör, emniyet müdürü, başsavcı, kaymakam gibi sadece çok sınırlı bazı makam ve kamu yöneticilerine makam aracı tahsis edilmelidir. Devlet müdür unvanını almış hemen herkese makam aracı ve lojman tahsis etmiş durumda. Türkiye bu kadar zengin bir ülke midir? Sayın Başbakan’a bir kere daha kamudaki lojman saltanatına ve araç sefasına son verme çağrısında bulunuyoruz. Memurun, işçinin, emeklinin maaşından, çocuklarımızın geleceğinden kısarak kimsenin sefa sürmesine, saltanat yaşamasına izin veremeyiz’ diye konuştu.

193 bin makam aracı
Bu araçların şoför, akaryakıt, yağ, bakım, yıpranma gibi giderleri göz önüne alındığında Türkiye’nin astronomik bir israfın içinde yüzdüğünün ortaya çıktığını kaydeden Gürkan Avcı, ‘Bu kadar resmi araç niye alınmaktadır? Bu yetmiyormuş gibi Türkiye son yıllarda üst düzey yöneticiler için lüks araç kiralama modasını da başlatmıştır. Bize yakın nüfusu olan Almanya 10 bin adet resmi araçla kamu hizmetlerini karşılayabiliyor ama biz 193 bin araç yetmiyormuş gibi bir de binlerce lüks ve şatafatlı araç kiralama yoluna gidiyoruz. Yani Almanya vatandaşına daha az ve kusurlu kamu hizmeti mi götürüyor? Bu araçların giderleri vatandaşın verdiği vergilerle karşılanıyor. Her lojmanın bakım ve onarımı, her aracın benzin ve tamir masrafı tek tek 75 milyon vatandaşın cebinden çıkıyor. Milletin parasını israf etmeye ve hovardaca kullanmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu nedenle araç ve lojman israfına bizzat Başbakan’ın noktayı koymasını istiyoruz’ dedi.
Devletin araç alımı, kiralaması, yakıt, bakım, onarım harcamaları ve kullanımı için şoför ve personel alımı politikalarıyla istihdam yaratmayı da amaçladığına dikkat çeken Gürkan Avcı, ‘Türkiye, ekonomisini üretim gücüne dayandırmalıdır. Türkiye sığ istihdam politikalarıyla ve hizmet sektörünü pohpohlayarak büyüyemez. Üretim sektörünün yarattığı boşluğu hizmet sektörünü abartılı bir şekilde büyüterek, var olan işleri bölüştürerek bir yere varamayız’ diye konuştu.

Misafirhaneler?
Sayısı 240 bine dayanan devletteki lojman ve misafirhane saltanatına ve tatil kabilinden yapılan yurtiçi-yurtdışı gezi ve yolluk israfına da ileriki günlerde neşter vurmaya ve ülke gündemine getirmeye başlayacaklarını söyleyen Gürkan Avcı, ‘Maliye Bakanı Sayın Şimşek cevaplandırdığı bir soru önergesinde; devletin 2012 yılında taşıt alımlarına 1.3 milyar lira harcadığını, 3 bin 743 adet araç almayı planladıklarını, ayrıca buna ek olarak bazı kurumların kendi öz gelirlerden 24, özel ödenekten 51, bütçe ve Avrupa Birliği katkısıyla 30, yurtdışı hibeden 61, yurtiçi hibeden bin 803, döner sermayeden 729 ve il özel idare bütçesinden 35 olmak üzere 6 bin 476 adet taşıt alacaklarını söylemiştir. Spor federasyonları, kamu menşeli vakıflar, özerk kuruluşlar ve konfederasyonlar, sendikalar bu listeden hariç tutuluyor. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay için kiralanan BMW 760 i Long tipi araçlardan bir tanesinin aylık kirasının 7 bin 600 Euro olduğu ve üç yıllığına kiralandıklarını da dikkate aldığımızda makam araçları konusundaki uyarılarımızın ne kadar anlamlı ve elzem olduğu anlaşılacaktır’ diyerek sözlerine son verdi.”

Hani son verilecekti?
Ak Parti kurulduğundan beri saltanata son vereceğini söylüyor. Ama gelinen nokta ortada. Eminiz ki onlar da, başkaları da bu durumdan çok rahatsız.
Özel sektörde de durum farklı değil.
Peki ne olacak?
Böyle geldi, böyle gidecek dediğinizi duyar gibi oluyorum.
Özetin özeti: Biz Osmanlı’nın torunlarıyız, saltanat bize yakışır!..

http://gundem.milliyet.com.tr/makam-ara ... efault.htm
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 27 Nis 2013, 20:49

Uğur Dündar
27 Nisan 2013
Resim

Yalandan kim ölmüş!..

Te­rör ör­gü­tüy­le mü­ca­de­le, si­ya­si uzan­tı­la­rıy­la mü­za­ke­re!” di­yor­dum ama, ar­tık (PKK’­nın) si­ya­si uzan­tı­la­rıy­la mü­za­ke­re nok­ta­sın­da de­ği­lim! Te­rör ör­gü­tüy­le iç içe olan­lar­la ne ko­nu­şa­ca­ğız? Şe­hit an­ne­le­ri be­ni o mü­za­ke­re ma­sa­sın­da gö­rür­se ne der­ler?”
* * *
“Te­rör ve ölü­me se­be­bi­yet ver­me kap­sa­mın­da ida­mı tar­tış­mak, el­bet­te müm­kün ola­bi­lir!” “Do­ku­nul­maz­lık zır­hı­na bü­rü­nen bu ze­vat­la (BDP mil­let­ve­kil­le­ri) il­gi­li ka­ra­rı­mı­zı, do­ku­nul­maz­lık­la­rı­nı kal­dır­mak su­re­tiy­le ve­re­ce­ğiz! On­dan son­ra­sı ar­tık yar­gı­ya ait­tir.”
* * *
“Te­rör ör­gü­tüy­le mü­za­ke­re et­ti­ği­mi­zi söy­le­yen şe­ref­siz­dir!”
* * *
“Ev hap­si fa­lan as­la söz ko­nu­su de­ğil! Al baş­kan­lı­ğı ver şu­nu, as­la yok!..”
* * *
“Si­lah­lar bı­ra­kıl­ma­lı di­yo­ruz! Bı­ra­kıl­ma­ma­sı sı­kın­tı do­ğu­rur. Bu­ra­sı­nı yol­ge­çen ha­nı­na çe­vir­mek doğ­ru ol­maz! Si­lah­sız ola­rak ge­çi­şi­ni yap! Gi­de­cek olan si­la­hı­nı ne­re­de bı­ra­kır­sa bı­rak­sın, öy­le git­sin. Ak­si tak­dir­de bu pro­vo­kas­yo­na çok açık­tır. Ana­ya­sa­ya ay­kı­rı bir ya­sal ze­mi­ni biz na­sıl oluş­tu­ra­bi­li­riz? İs­ter göm­sün, is­ter ma­ğa­ra­da fa­lan bı­rak­sın! Ye­ni Os­lo sü­re­ci­ne mü­sa­ade et­mem. Eğer ge­çe­cek­ler­se si­la­hı bı­ra­ka­cak­lar!”
* * *
“Si­la­hın sus­ma­sı­” de­mek, ‘si­lah el­de­dir, ateş­le­ne­bi­li­r’ de­mek­tir. Ben ‘sus­ma­sı­’ de­mi­yo­rum, ‘si­la­hın bı­ra­kıl­ma­sı­’ di­yo­rum. Si­lah bı­ra­kı­lır­sa ora­da ope­ras­yon ol­maz!. Se­nin sır­tın­da si­lah, doç­ka, ka­nas, sı­nır­dan ge­çi­yor­sun! Gü­ven­lik gü­cüm bu­nu gör­dü­ğü za­man ses­siz ka­lır­sa yar­dım ve ya­tak­lık­tan suç iş­ler! Bu­nun için ya­sal dü­zen­le­me tek­li­fiy­le gel­mek, ya­sa bil­mez­lik­tir. Böy­le saç­ma­lık olur mu? Si­lah bı­rak­ma­dan bu iş ol­maz!”
* * *
“Ö­ca­la­n’­ın 11.5 met­re­ka­re­lik oda­sı var. Ken­di­si­ne 12 ka­nal­lı te­le­viz­yon ver­dik. Onu ha­ya­ta da­hil et­tik! Ora­da ken­di ta­kı­mı­nı da Tür­ki­ye­’yi de iz­li­yor! ‘Haf­ta­da 3 gün jim­nas­tik iz­ni va­r’ de­di­ler, ‘her gün yap­sı­n’ de­dim. Ce­za­evin­de­ki ar­ka­daş­la­rıy­la gü­na­şı­rı gö­rü­şü­yor­du ‘her gün 1’er sa­at gö­rüş­sü­n’ de­dim. Be­nim ver­di­ğim ve­re­ce­ğim bu­dur!”
* * *
Kim söy­lü­yor bun­la­rı?
Baş­ba­kan Er­do­ğan…
Pe­ki Kan­di­l’­de ya­la­ka med­ya­nın tem­sil­ci­le­ri­ni esir gi­bi sı­ra­ya di­zip, on­la­ra kan­lı te­rör pa­ra­sıy­la ha­zır­lan­mış ye­mek­ler ye­di­ren te­rö­rist­ba­şı Mu­rat Ka­ra­yı­lan ne di­yor?
“Si­lah­la­rı­mız­la çe­ki­li­riz!” di­yor…
“Ab­dul­lah Öca­lan öz­gür bı­ra­kıl­ma­dı­ğı tak­dir­de, si­lah­la­rın da bı­ra­kıl­ma­ya­ca­ğı­nı­” söy­lü­yor!
Ken­di­le­ri­ne söz ve­ri­len Ana­ya­sa de­ği­şik­li­ği­nin bir an ön­ce ya­pıl­ma­sı­nı, va­tan­daş­lık ta­nı­mı­nın de­ğiş­ti­ril­me­si­ni, Kürt­le­rin Ana­ya­sal sta­tü­ye ka­vuş­tu­rul­ma­sı­nı is­ti­yor.
“An­laş­tı­ğı­mız tüm aşa­ma­lar ger­çek­le­şe­cek, si­lah­lar on­dan son­ra bı­ra­kı­la­cak!” me­sa­jı­nı ve­ri­yor. Türk-Kürt federasyonunu şimdiden ilan ediyor.
* * *
Ya­ni Baş­ba­kan ne de­miş­se Ka­ra­yı­lan tam ter­si­ni söy­lü­yor!
Açık­la­ma­la­rıy­la Baş­ba­ka­n’­a ade­ta mey­dan oku­yor!


http://www.turandursun.com/forumlar/sea ... =25&page=2
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 23 Haz 2013, 09:05

Resim
Ege Cansen'in 8 Haziran'da Hürriyet gazetesinde yayınlanan "Memleketimden iktisat efsaneleri" yazısı o günden beri yoğun bir şekilde tartışılıyor.

İşte o yazı:

Adalet ve Kalkınma Partisi daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan 2002 yılının sonunda iktidara geldi.

10 yılı aşkın bir süredir Sayın Erdoğan (R.T.E.) "tek adam" olarak ülkeyi yönetmektedir. R.T.E'nin yönlendirdiği Türkiye'nin 10 yılda mucizevî bir iktisadi gelişme gösterdiği şeklinde yaygın bir söylem var. Bu söylem, sadece Türkiye'de değil, yurt- dışında da yaygındır. Acaba bu sav, bir gerçeğin ifadesi midir? Yoksa bir efsane midir? Bugün bu savı eleştirel bir açıdan irdelemek istiyorum.

BİRİNCİ EFSANE: KİŞİ BAŞINA MİLLİ GELİR ÜÇ KAT ARTMIŞTIR
Yanlış. Doğrusu, kişi başına milli gelir 10 yılda % 45 artmıştır. Üç kat artmış hesabı (ki, aslında 2 kat artmış veya 3 katına çıkmıştır demek gerekir) cari dolar fiyatıyla yapılan bir tercüme hatasıdır. Her ülkenin milli geliri ve büyümesi ulusal para ile hesaplanır. Ulusal para biriminin dolar karşısında değerlenmesi veya değer kaybetmesi büyüme oranını değiştirmez. Mesela 9 Haziran 2008'de 100 Japon Yen'i 0.94 dolar ederken, 24 Ekim 2011'de 100 Japon Yen'i 1 dolar 32 sente yükselmiştir. Japon parası, Dolara göre % 40 değerlenmiş ve Japonya'nın gerçekte pek de artmayan kişi başına milli geliri, cari dolar kuruyla hesaplandığında % 40 artmıştır. Ama hiçbir Japon başbakanı, bununla böbürlenmemiştir.

İKİNCİ EFSANE: 10 YILDA TOPLAM MİLLİ GELİRİMİZ ÇOK HIZLI ARTTI
Yanlış. Son 10 yılın ortalama büyüme oranı % 5'tir. Bu oran önceki 80 yılın ortalama büyüme hızına kabaca eşittir. Değişen bir şey yoktur. Faraşlaşan cari açık devalüasyon krizine sebep olmasın diye, büyüme hedefi 3 yıl için % 5'e bağlanmıştır.

ÜÇÜNCÜ EFSANE: TÜRKİYE EKONOMİSİ BÜYÜKLÜKTE DÜNYA 17'NCİSİ OLDU
Olmadı; zaten öyleydi. 1993 yılında da Türkiye, toplam milli gelire göre dünyanın en büyük 17. ekonomisiydi. Bazen bir basamak çıktı, bazen bir basamak indi. 19 yıl sonra 2012'de de büyüklük sırası değişmemiştir. Yani Dünya'nın 17'inci büyük ekonomisidir. Önümüzdeki 10 yılda da bu değişmeyecektir.

DÖRDÜNCÜ EFSANE: IMF BORCUNU SIFIRLADIK, BORÇSUZ ÜLKE OLDUK
Eksik konuşarak yalan söylemek işte budur. AKP'nin ekonomide aldığı en başarısız sonuç dış borç yükünün aşırı artmasıdır. (Diğer yandan efsanesinin çıkış sebebi de budur.) Dış borçlarımız, 2002'deki 130 milyardan, 2012'de 337 milyar dolara çıkmıştır. Çıkış devam etmektedir. Ülkemiz, hiçbir dönemde bu kadar çok dış borç yükü altına girmemiştir. IMF'ye olan borçlar, vadeleri geldiğinde yabancı bankalardan alınan yeni döviz borçlarıyla kapatılmıştır. Olay bundan ibarettir.

Son Söz: Efsane, efsunlar.

http://www.kemalistler.net/guendem/1940 ... eleri.html
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 24 Haz 2013, 10:44

FAİZ LOBİSİNİ BULDUM GALİBA
Resim

Mehmet Tezkan Aslında NE OLDU?
mtezkan@milliyet.com.tr
»
Yazarı Facebook'tan takip edebilirsiniz!
Biliyorsunuz.. iktidar, Gezi Parkı eylemlerinin masumane olmadığını, faiz lobisinin işi olduğunu iddia ediyor.. İktidara destek veren yayın organları da yazarlar, çizerler de aynı görüşte..
31 Mayıs’ta başlayan, hâlâ süren olayları faiz lobisi körükledi.. Başbakan dün yaptığı mitingde de aynı temayı işledi.. Faiz lobisine çattı.. Şöyle dedi..
“Gençler, farkına varamadığınız oyunda hepiniz gönüllü nefer gibi kullanıldınız.. ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ diye yola çıktılar, faiz lobisinin neferi oldular.”
*
Faiz lobisi suçlanıyor ama faiz lobisinin kimlerden oluştuğu söylenmiyor..
İç mihrak mı, dış mihrak mı?
Faizi yukarıda tutan kimler?
Soruya yanıt bulmak için faiz lobisini sık sık gündeme getiren gazeteye başvurdum..
İktidardan çok Başbakan’a en yakın olan gazeteye..
Gazete ilk önemli çıkışını dokuz ay önce yapmıştı.. Akaryakıta, otomobile, konuta, içkiye yapılan zamlara tepki gösteren gazete şu başlığı atmıştı..
Yanlış yönet, halka ödet..
Haber şöyleydi.. “Ali Babacan, Erdem Taşçı ve Mehmet Şimşek’in yanlış politikaları sonucu ortaya çıkan zam gereği Türkiye’yi yeni bir sarmala daha sokuyor. Özellikle akaryakıta yapılan zammın etkisiyle artan maliyetler enflasyona yansıyacak, bu durum faiz düşüşüne engel olacak.”
*
Gazete diyor ki; yanlış politika izlediler, büyüme hedefin altında kaldı, bütçe açık verdi..
Açık vergi salarak kapatılmaya çalışınca enflasyon artacak, faiz yükselecek..
Bu durum kime yarar?
Başbakan’a en yakın gazetenin yazdığına göre; Toplumun yüzde 1’lik kesimi ve bir bölüm yabancı yatırımcının kazandığı fazla faizin faturası dolaylı vergilerin artmasıyla tüm vatandaşlara çıkarılacak..
*
Başbakan’ın ‘milli irade mitinglerinde’ ısrarla vurguladığı durum yani..
*
Faiz lobisini bulmak için aynı gazeteye bakmaya devam edelim.. Geçen yıl üçüncü çeyrekte büyüme beklentinin altında kalınca telaş başlamıştı.. Merkez Bankası Başkanı moral vermek için güneşli hava bizi bekliyor dedi.. Gazete ekonomi sayfasında manşetten cevap vermişti..
O güneş değil sıcak para..
Eklemişti; 10 ayda 30 milyar dolar girdi, sıcak para cenneti olduk..
*
Sıcak para bir ülkeye hangi neden gelir?
Yüksek faiz nedeniyle..
Gazete demek istiyor ki; Ey Merkez Bankası, yüksek faiz politikası uygulayarak sıcak paracıların ekmeğine yağ sürüyorsun.. Sıcak para cenneti olduk, gidiş iyi değil..
*
Devam edelim.. Şubat ayında Merkez Bankası munzam karşılıkları artırınca Başbakan’a en yakın gazeteden yine çok sert tepki geldi..
Başlık şuydu..
Hesap mı bilmiyor, yoksa..
Ben o tarihte de sormuştum, şimdi de sorayım.
Gazetenin ‘yoksa’dan kastı neydi?
Yoksa faiz lobisine mi çalışıyorsun mu demek istendi..

Milli gelir 10 yılda yüzde kaç arttı?

Madem ekonomiye daldık, öyle devam edelim.. Mesele şu; 10 yılda milli gelir ne kadar arttı?
Yüzde 63 mü, yüzde 350 mi?
Maliye Bakanı Şimşek twitter hesabından 3.5 kat arttığını açıklayınca, iktisatçı Prof. Rodnik anında cevap vermiş: gayri safi milli hasıla yüzde 63 arttı, yüzde 350 değil..
Bunu söylerken Bakan’ı da reel ile cari arasındaki farkı bilmemekle suçlamış..
Bizi ilgilendiren kısmı şu..
Milli gelirimiz yüzde 61 mı arttı, yüzde 350 mi?
Hürriyet’ten Ege Cansel ile Radikal’den Uğur Gürses, Rodnik’e hak verdi.. Milli gelirin artış hesabı cari fiyatla yapılamaz dediler..
Peki, Bakan rakamları bilerek mi şişirmiş..
Bence evet.. Nereden nereye geldik derken sayıları büyütmek için olsa gerek!..
*
Peki, işin aslı astarı nedir? Basit dille anlatımı.. Bizim de anlayacağımız lisanda özeti..
Ekonomiyi çok iyi bilen gazeteci dostumdan yardım aldım.. İşte onun anlatımı..
*
“2002 sonu, 2012 başı arasındaki rakamlar şöyle:
10 yıllık toplam enflasyon yüzde 142.
10 yılda doların TL karşısındaki toplam değer artışı yüzde 9.2
10 yılda toplam reel büyüme yüzde 63. (Reel denilen 10 yıllık yüzde 142’lik enflasyondan artışından arındırılmış bölüm)
Şimdi şöyle düşün:
2002 sonunda bu ülke toplam 100 domates üretiyordu. Domatesin fiyatı 1 TL’ydi. De ki 1 dolar da 1 TL’ydi.
Yani bu ülkenin toplam milli geliri 100 dolardı.
10 yılda domates üretimi yüzde 63 artışla 163 adete çıktı. Domatesin fiyatı yüzde 142 artışla 2.42 TL oldu. 1 dolar da 1.09 TL’ye çıktı.
Şimdi hesaplayalım:
163 domates x 2.42 TL=394.5 TL
394.5 TL / 1.09 = 361.9 dolar.
100 domateslik milli gelir 163 domatese çıktı.
Ama 100 dolarlık milli gelir 361.9 dolara yükseldi.
(Bu kadar rakam sapmasının nedeni 10 yılda enflasyon yüzde 142 artarken dolardaki artışın yüzde 9’da kalması.)
Gerçek rakam 163 domatestir.”

http://gundem.milliyet.com.tr/faiz-lobi ... efault.htm
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

Kullanıcı avatarı
KRALMAS
Admin
Mesajlar: 924
Kayıt: 11 Ağu 2011, 21:44
Felsefe: Ateizm

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen KRALMAS » 24 Oca 2014, 11:51

Kader mi?

Resim
Yılmaz Özdil

Bu toz duman arasında...

Kader gitti.
*
12 yaşında evlendirildi.
13 yaşında anne oldu.
14 yaşında ölü bulundu.
*
Bırakalım dünya bizsiz dönsün bugün... Önemli mevzuları(!) başkaları yazsın, bırakalım memleketi başkaları kurtarsın... Biz, Kader’i konuşalım.
*
Soruşturma açılmış hemen.
Kader’in babasına soracaklar.
Çocuk yaşta gelin verilir mi diye.
Damadın babasına soracaklar.
Çocuk yaşta gelin alınır mı diye.
Muhtara soracaklar.
Bostan korkuluğu musun, düğünden haberin yok muydu diye.
Doktora soracaklar.
Çocuk yaşta doğum yapmış, ihbar etmen gerekmiyor muydu diye.
*
İmama sormayacaklar.
*
Halbuki...
Bu işin baş sorumlusu imam değil mi?
İmam olmadan bu suç işlenebilir mi?
*
30 senedir bu topraklarda gazetecilik yapıyorum, binlerce defa Kader haberi yazdık. İş işten geçtikten sonra... Hep ailelere hesap soruldu, katil kocalar, manyak kaynanalar, sapık dünürler cezalandırıldı, doktorlar kınandı, muhtarlar ayıplandı, alakası olan herkese bi şekilde dokunuldu. Nikâhı kıyanların kılına bile dokunulmadı.
*
İmamlar onaylamasa...
İş işten geçebilir mi?
*
Hazır, hukukta çarşı karışmışken...
Hükümet imamları üç buçuk atarken...
Tarihe geçecek bi savcı aranıyor.
*
Sadece bir savcı kapıyı aralasın...
Arkası çorap söküğü gibi gelir.
*
Çünkü, iddia ediyorum... Göz göre göre çocuklara nikâh kıyan imamların yakasına yapışılsın, çocuk gelin dramı yüzde 90 biter Türkiye’de.

Tarih: 15 Ocak 2014
Link: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25570470.asp

Kullanıcı avatarı
KRALMAS
Admin
Mesajlar: 924
Kayıt: 11 Ağu 2011, 21:44
Felsefe: Ateizm

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen KRALMAS » 19 Şub 2014, 11:27

O kadın başörtülü olmasaydı

Resim

Başbakan Erdoğan halka seslendi.
Dedi ki:
“Gezi olayları sırasında Kabataş’ta saldırıya uğrayan o kadın, başörtülü olmasaydı
böyle mi davranırdınız?”
*
O kadın başörtülü olmasaydı.
O kadın başı açık olsaydı.
Ve deseydi ki:

ALLAH ALLAH DİYE SALDIRDILAR..

-Kabataş’ta bir akşamüzeri bana saldırdılar.
-Seksen-yüz kişiydiler.
-Hepsi cüppeli, sakallı ve baltalıydı.
-“Allah Allah” diye saldırdılar.
-“Bu ülkede başı açık kadın istemiyoruz” dediler.
-Bebeğimi ellerindeki baltalarla kesmeye kalktılar.
-“Laik o...” dediler.
-Zorla başımı örtmeye çalıştılar.
-Zorla başımı örtmeye çalışırlarken üzerime i.....ler.
-Bir yandan zorla örttüler, bir yandan da taciz ettiler.
-Yere yatırdılar, vurdular, taciz ettiler.
-Bir yandan da Arapça bilinmeyen şeyler söylediler.
-“Burası bizim, defol buradan” dediler.
-Hep ama hep tekbir getirdiler.
Başörtülü olmayan kadın, bunları söyleseydi.
Başbakan Erdoğan ne derdi?
*
O kadın başörtülü olmasaydı.
Ve “hayatın olağan akışına aykırı” olduğu aşikâr şeyler söyleseydi.
Ne derdi Başbakan?
İflah olmaz Başbakancılara da... İflah olmaz Başbakan karşıtlarına da...
Soruyorum:
Ne derdi Başbakan?
*
O kadın başörtülü olmasaydı.
Ve elinde olaydan beş gün sonra alınmış “Bacağında üç morluk var” saptamasını
içeren Adli Tıp raporu dışında bir şey olmasaydı.
Ne derdi Başbakan?
*

O KADIN BAŞÖRTÜLÜ OLMASAYDI

O kadın başörtülü olmasaydı.
O günün ve o saatin Kabataş görüntüleri ortaya çıksaydı.
-O görüntülerde bırak seksen-yüz sakallı, cüppeli, baltalı adamı, bir tek sakallı, bir tek
cüppeli, bir tek baltalı adama rastlanmasaydı.
-O görüntülerde iddia edilen türde bir saldırının izi tozu bile mevcut olmasaydı.
-Üstelik olayın bir tek tanığı bile çıkmasaydı.
Ne derdi Başbakan?
*
Sahi ne derdi Başbakan?
-“Benim başı açık bacıma hunharca saldırdılar” mı derdi?
-“Bu dindarların alayı böyledir” mi derdi?
-“Ben başı açıkların da başbakanıyım” mı derdi?
-“Taciz olaylarında kadının beyanı esastır” mı derdi?
Söyler miydi böyle şeyler Başbakan?
*

GÖRÜNTÜLERİ NERENİZE KOYACAKSINIZ?

O kadının başı açık olsaydı ve o kadını yalanlayan görüntüler ortaya çıksaydı...
Gerçekten ne derdi Başbakan?
-“Alçakça söylenmiş bir yalanın doğrusu ortaya çıktı” demez miydi?
-“Bize iftara edenler hesap verecek” demez miydi?
-“Attığınız iftirada boğuldunuz işte” demez miydi?
-“Ortaya çıkan görüntüleri nerenize koyacaksınız” demez miydi?
-“Görüntüler kabak gibi ortada, Allah kumpasınızı yerlere çaldı” demez miydi?
*
O kadın başörtülü olmasaydı.
Başbakan ne derdi bilmiyorum.
Ama ben ne derdim biliyorum.
*
-“Sırf hükümeti zor duruma düşürmek için söylenmiş apaçık bir yalan, apaçık bir iftira”
derdim.
-“Sırf dindarları töhmet altında bırakmak için uydurulmuş korkunç bir yalan” derdim.
-“Sizin yalan ve hilelerinizle baş edilemez, bu bize dert oldu... Ama kamera kayıtları
kabak gibi ortaya çıktı, bu da size dert olsun” derdim.

BEBEK TEKMELEMEK

NE kadar cepheleştirirseniz cepheleştirin.
Ne kadar düşmanlık tohumları ekerseniz ekin.
Ne kadar kamplara bölerseniz bölün.
Ne kadar nefreti yükseltirseniz yükseltin...
Bu topraklarda...
Hiç kimse ama hiç kimse...
Bebek tekmelemez.
Sünni, Alevi... Türk, Kürt... Laik, dindar... Sol, sağ...
Hiçbir fay hattından...
“Bebek tekmeleme” diye bir alçaklık çıkmamıştır.
*
-“Bana hakaret ettiler” de... İnanırım.
-“Sopalarla saldırdılar” de... İnanırım.
-“Başörtümü çekiştirdiler” de... İnanırım.
-“Defol buradan dediler” de... İnanırım.
-“Ötekileştirdiler” de... İnanırım.
-“Öldürecekmiş gibi baktılar” de... İnanırım.
-“Sırf örtülüyüm diye içeri almadılar” de... İnanırım.
Ama “bebeğimi tekmelediler” deme.
Çünkü inanmam.
*
Her türlü insafsızlık, vicdansızlık, ayrımcılık, ötekileştirmecilik, kumpasçılık, alçaklık
çıkar bu topraklardan...
Bir tek “bebek tekmeleme” alçaklığı müstesna!
Bu topraklarda gözü dönmüşlüğün hiçbir aşamasında “bebek tekmeleme” olayı
devreye girmez.
*
“Kabataş olayı”nda akla hayale sığmayacak olan temel unsur, ne “deri eldivenli üstleri
çıplak seksen-yüz kişi” meselesidir, ne de “Cinsel organlarını başıma sürttüler”
iddiasıdır.
Esas mesele bunlar bile değildir.
Bunlara bile inanabiliriz.
Olayın inandırıcılıktan uzak olmasının asıl temel unsuru, “Bebeğimi tekmelediler”
bölümüdür.
*
“Kabataş Olayı”na her türden akıl almaz yalana inanmaya hazır olanlar dışında aklı
başında olan kimseyi inandıramamalarının temel nedeni, işin içine “Bebeğimi
tekmelediler” yalanını karıştırmalarıdır.

Tarih: 19 Şubat 2014
Link: http://www.haberartibir.com.tr/gundem/h ... h7592.html

Kullanıcı avatarı
KRALMAS
Admin
Mesajlar: 924
Kayıt: 11 Ağu 2011, 21:44
Felsefe: Ateizm

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen KRALMAS » 12 May 2017, 14:23

El insaf! 5.5 yaşındaki kız çocuğuna istismara Yargıtay’dan beraat

Resim
Ayşe Arman

YEMİN ederim...
Kendimi parçalamak istiyorum!
Nerdeyse her hafta, her hafta yazıyorum.
İnanır mısınız...
Ardı arkası kesilmiyor...
Ne ülkeymiş kardeşim!!!
Her tarafından cinsel istismar fışkırıyor.
Yıllar önce denirdi ki, “Ensest mi? Bizde asla olmaz! O tür iğrençlikler, bizim örf ve âdetlerimize uymaz!”
Pandora’nın kutusu bir açıldı, pir açıldı.
Birbirinin üzerine yığılıyor aile cinsel istismar vakaları.
Dedeler, babalar, abiler.
Ayrıca öğretmenler.
Kaç tane ilkokul öğretmeninin cinsel istismarının haberini yaptım, sayısını unuttum.
Bu sapıkların, öğretmenliğin, o kutsal görevin adını kötüye çıkarmaya ne hakkı var!
Hep birlikte bu adamları, sapıklık yapmaktan alıkoymamız gerekiyor.
Önce hak ettikleri yüksek cezayı vereceğiz.
Caydırıcı olacağız.
Korkacaklar, akıllarından bile geçiremeyecekler.
Bedelinin ağır olacağını bilecekler. Sonra da bütün kurumlarımızla, bu sapık erkeklik anlayışını değiştirmek için çalışacağız.

İĞRENÇLİKLER SİLSİLESİ

Bugün yazacağım olayı, 5.5 yaşında bir kız çocuğu yaşadı.
İsyan ediyorum.
Nefret ediyorum.
Kusmak istiyorum.
Olan biteni normal bir bünyenin kaldırabilmesi mümkün değil.
16 yaşındaki teyze oğlunun kendisine kötülük yaptığını söylüyor.
Hep ondan kaçmaya çalışıyor ama her defasında yakalanıyor.
Yakalanınca da yine o korkunç şeyi yaşamak durumunda kalıyor.
5.5 yaşında, yaşadığı şeyin adını bile bilmiyor.
Nasıl mı ortaya çıkıyor?
Sonunda, ağlayarak annesine gidiyor ve poposunu gösteriyor.
Anne gözleriyle gördüğü tahriş belirtileriyle durumu anlıyor.
Hemen karakola gidiyor, dava açılıyor.
İlk celsede, teyze oğlu tutuklanıyor. Karar duruşmasında, küçük kız, eniştenin de kendisine kötülük yaptığını söylüyor.
Korku filmi gibi!
Bir iğrençlik silsilesi!
Bu arada, ben bu vakayı Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Canan Güllü’den dinledim.
Gizlilik kararı olduğu için yer, zaman ve isim veremiyorum.
Ama bu ülkede yaşanmış ve yaşanmakta olan feci gerçeklerden sadece biri!

SİYASİ BİR FİGÜR KENDİSİ!

İstismarcı çocuk, 12 yıl ceza alıyor. Çocuğun babası hakkında da suç duyurusu yapılıyor, ne var ki, bunca zaman geçmiş olmasına rağmen baba hakkında dava açılamıyor.
Çünkü iktidara mensup siyasi bir figür kendisi!
Bu arada biliyorsunuz, cinsel istismar davalarını, pek çok STK temsilcileri takip ediyor.
Bu davayı da takip etmek istiyorlar. İstanbul Sözleşmesi gereği bu mümkün.
Ama nedense bu davada, sivil toplum kuruluşlarının müdahilliği kabul edilmiyor.
Neden acaba?!

KÜÇÜCÜK ÇOCUK NASIL UYDURSUN

İstismarcı teyze oğlu 12 yıl yedi ya, avukatı davayı temyiz ediyor.
Bu arada, 5.5 yaşındaki kız, üniversite hastanesinde rehabilite ediliyor. Daha sonra tedaviye ilaçla devam ediliyor. Kız çocuğun yaşadığı travma çok ağır tahmin edeceğiniz gibi...
Ama Aile Bakanlığı’nın müdahil avukatı nedense gelmiyor. Yani devletin çocuklara sahip çıkılması için görev verdiği hukukçusu görevini yapmıyor.
Neden acaba?!
Ve temyiz...
Yargıtay davayı bozuyor.
10 ay sonra, istismarcı beraat ettiriliyor.
Nedeni de...
(Önce hukuki dilde yazacağım sonra Türkçesini anlatacağım...)

ZORLA ALIKOYMA DEĞİLMİŞ!

Kişiyi, hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmüne ilişkin olarak, dosya kapsamında toplanan delillere göre, sanığın cebir, tehdit veya hile kullanarak, mağdureyi alıkoyduğunun sabit olmadığı, bu nedenle eyleminin, TCK’nın 109/1 maddesi kapsamında kaldığı ve o hüküm uyarınca, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun zorla işlendiğinin çelişkili olması şeklindeki gerekçelerle bozulması gerektiği kanaatinde olduğumuzdan, suça sürüklenen çocuğun atılı suçlardan beratına çoğunlukla karar verilmiştir.
Yani Türkçesi, delil yetersizliği.
Zorla alıkoyma söz konusu değil, onlar oyun oynuyorlardı!!!
Yani nedir?
5.5 yaşındaki çocuk, her şeyi uydurdu! Cinsel eylem nedir bilmeyen bir çocuk nasıl uydurabilir?
Hangi hayal gücüyle uydurabilir?
O çocuk cinsel organ, anal seks filan nereden bilecek?
Peki popodaki tahrişler ne olacak? O tedaviler ne için yapıldı?
5.5 yaşındaki kız neden ilaç almak zorunda kaldı?
Akıl, mantık adına konuşun lütfen.
Bizi de yemeyin!

MÜCADELEYE DEVAM

Haaa hikâye böyle bitti zannediyorsanız, yanılıyorsunuz.
Kadın örgütleri mücadeleye devam diyor.
Asıl şimdi, her şey yeniden başlıyor.
Bu davanın da takipçisi olacağım ve gelişmeleri yazmaya devam edeceğim...

Tarih: 11 Mayıs 2017
Link: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ays ... t-40453941

Cevapla

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 7 misafir