Köşe Yazıları

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 05 Ağu 2012, 22:37

Sevgili Kıymet Nadir BİNDEBİR, yazıların-yazdıkların-göndermelerin iyi hoş da niye çözüm yok!? Neden örgütsüzlüğünü bir özellikmiş gibi vurgulayıp sonra milleti cihada çağırıyorsun? Tepki vermeliyiz iyi hoş ama bunun niye bir adresi olmasın ve bu tepki planlı, programlı, organize olmasın? Haydi sokağa dökülelimle olmuyor tek başına; ondan sonra nili geçmeye çalışan öküz başlı antiloplar gibi bir sürü kurban veriyoruz! Birlik olmaya, tepki vermeye çağırıp ama herkes tek başına demenin ne anlamı var? Sonunu düşünen kahraman olamaz ama sonunu düşünmeyen kahraman bile bu kadar gerçeklerden uzak olamaz!

Kıymet Nadir BİNDEBİR yanlış anlama seni seviyor, saygı duyuyoruz. Özellikle böyle bir kalemin kadın olmasından ayrıca onur duyuyor, gururlanıyoruz. Birçok gaztenin köşe yazarlarını cebinden çıkartırsın; onu da biliyorum. Ancak sen günümüzün Halide Edip ADIVAR'ı isen yine günümüzün kuvayı milliyesi de olmalıdır.

Şu sayı konusuna da çok takıyorsun bakıyorum. Biz Kaç Kişiyiz hareketi ile başlıyan sayı odaklı hareketin çapsızlığı ortadadır; bir milyondan fazla üye ile yola çıkıldı ama şimdi bir avuç insan bir araya gelemiyor. Cumhuriyet mitinglerindeki yığınları nedense hiçbir yerde göremiyoruz; ki tam da gereksinimimiz olduğu bir dönemde! Öyleyse bizim nicelikten çok niteliğe gereksinimiz var. Ne istediğini bilen yürekli insanlar kadar bir bütünün parçası olmayı, görev adamı olmayı bilen insanlara da gereksinimimiz var.

Ezilenler, mağdurlar, sıkıntıya ortak olanlar, giderek durumu kötüleşenler dediğin gibi çoktur; ancak AKP kendi mankurtlarını-zombilerini yaratmaya devam ediyor ve onlar henüz kendilerine hastalık bulaşmamış olanları kendileri gibi yapmak için ölesiye saldırıyorlar. Hiç abartısız artık sempatiden militanlığa doğru bir kayış görüyorum AKP cephesinde; en az imamın ordusu, akp'nin savcıları kadar tehlikeli onlarda. Adamlar arsızca oy sayılarında oynama, üç kağıt yapabilirler ama sürekli sahanın içinde olan biri olarak söylüyorum bizden her türlü çoklar. Hele köylerdeki blok oyları görseniz şaşırıp, küçük dilinizi yutarsınız. Ancak bu beğenmediğiniz köylüler, göbeğini kaşıyan adamlar her geçen gün AKP'ye üye olmakta, gençlik ya da kadın kollarına katılmakta bir biçimde birşeylerin parçası olmaktadır. Bizlerse olduğumuz yerde saymaktayız. Artık topu şahsi oynama dönemi geçmiştir; kollektif oyun şart!
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 12 Ağu 2012, 12:25

Belgrad Ormanı da ‘rant’ kurbanı oluyor

Güngör Uras
Olayların içinden
guras@milliyet.com.tr

Belgrad Ormanı Istranca Dağları’nın güneydoğusundan başlar, İstanbul Boğazı’na kadarki alanı kaplar. Bir zamanlar Ayazağa’ya kadar uzanırmış. 13 bin hektar büyüklüğünde imiş. Eski kayıtlardan anlaşıldığına göre kapladığı alan 1840’larda 12 bin hektara 1870’lerde 8 bin hektara inmiş. Şimdilerde 5 bin hektar imiş. Bu orman alanı Bizans döneminden beri İstanbul şehrinin su havzası olarak değerlendirilmiştir.

Kanuni Sultan Süleyman, Sırbistan seferinden sonra (1521) Sırbistan’dan getirilen esirleri bu ormanın içinde yerleştirmiş, Sırp göçmenlerin yerleştiği bölge Belgrad Köyü diye adlandırılmış.
Bu köy zamanla orman içinde yayılmaya başlamış. İstanbul’daki yabancıların sayfiye yeri halini almış. Köyün ormana zarar verdiği görülünce 1894 yılında bir “irade-i seniye” ile köy dağıtılmış, binalar yıkılmış. Orman içinde her türlü tesisi oluşturmak ve kesim yasaklanmış.
Osmanlı döneminde orman içindeki su varlığını değerlendirmek için çok sayıda bent ve su yolu inşa edilerek İstanbul’un su ihtiyacının karşılanmasına çalışılmış... Bu sulardan ve tesislerden günümüzde de yararlanılıyor.

Orman ranta açılıyor
Belgrad Ormanı 16’ıncı yüzyıldan bu yana koruma statüsüne sahip bir orman.
Ama bu statü değişiyor. Tamamı (5 bin hektarı) “Muhafaza Ormanı” statüsünde olduğundan, ağaçlar arasında tesis kurulamayan,ağaçları kesilemeyen Belgrad Ormanı’nın 3 bin hektarı “Piknik Amaçlı Mesire Alanı” oluyor... Veya oldu da haberimiz yok. Bundan sonra “Uygun Görülenlere” (Kısacası “Bizim Adamlarımız”a ) orman içinde 99 yıl süre ile arazi tahsis edilecek. Buralarda turistik tesisler kurulacak. Çay bahçeleri açılacak. Tabii bu arada ağaç kesimine de izin verilecek.

Devletin malını “rant”a nasıl dönüştürürüz diyerek birileri harıl harıl çalışıyor. Ve de rant projeleri “vatan için-millet için” denilerek “pattt” diye uygulamaya konuluyor.
Halkımızın da “gık”ı çıkmıyor.

Melis Alphan’dan öğrendik
Belgrad Ormanı ile ilgili “rant tezgahı”nı Melis Alphan’ın 2 Ağustos’da Hürriyet’de yayınlanan köşe yazısından öğrendik.
Melis Alphan’a olan biteni anlatan Çekül Danışma Kurulu Üyesi Prof.Dr.Ünal Akkemik diyor ki, “İstanbul’da nufus hızla artarken yeşil alanlar hızla yok oluyor. Muhafaza Ormanı-Koruma Alanı statüsünden çıkarılınca Belgrad Ormanı’nın ne hale geleceğini tahmin etmek isteyenler Zekeriyaköy’e baksınlar. Zekeriyaköy ve çevresi önce Belgrad Ormanı örneğinde olduğu gibi “Piknik Alanı” olarak ilan edildi. Derken imara açıldı. Şimdi başlı başına bir şehir oldu.”
Bütün bu oyunun arkasında “İstanbul’a arsa rantı yaratma” çabası var. Bazıları görüyor ki üreterek kazanmak alın teri istiyor. Halbuki alın teri dökmeden “Adamını bularak kazanmanın yolu var.” “Adamını bul, arsa orman statüsünden çıkarılsın. Adamını bul, İstanbul’daki eski Gayrı Müslim mezarlıkları arsaya dönüştürülsün. Üzerine AVM, otel, residans inşası için izin verilsin.
Adamını bul İstanbul’un göbeğinde kamuya ait binalar, arsalar düşük imar izini ile satıldıkdan sonra imar izinleri artırılsın. O kadar büyük oynayamayacak durumda isen, sana da bir kolaylık gösteririz. Adamını bul, bir parkda büfe, çay ocağı izini al. Kısa sürede büfeyi, çay ocağını lokantaya dönüştürürsün. Adamını bul, Belediye şehrin en işlek kaldırımlarına çiçek satış kulubesi kondursun.S en o kulubede ne istersen satarsın.”
Belgrad Ormanı’nda turistik tesis, otel, motel, lokanta, çay bahçesi izni için şimdiden kuyruk oluşmuştur.
Veya şimdiden tahsisler yapılmıştır.
Ohhhh… Belgrad Ormanı da Koruma Statüsü’nden çıkarıldı. Zaten milletin tek derdi bu idi(!).. Va mı başka “rant alanı”…
Haber veriniz de Büyük Türk Büyükleri, gereğini yapsın..


http://ekonomi.milliyet.com.tr/belgrad- ... efault.htm
Ya Güngör Emmi kimi kime şikayet ediyorsun? Sende doğrusu satır arasında bunu dile getirmişsin ama olan yurdumuza, doğaya oluyor.
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 15 Ağu 2012, 11:34

Eğitimin çivisi çıkmak üzere!
Abbas Güçlü
Diyalog
aguclu@milliyet.com.tr

Eğitimin geneli ile ilgili çok önemli gelişmeler oluyor. Bu yüzden ayrıntılar gözden kaçıyor. Örneğin sıkıntı, sadece devlet okullarında mı var? Özeller de her şey güllük gülistanlık mı?..
Özel öğretim kurumlarında ciddi anlamda el değiştirmeler oluyor. Sektörle hiç alakası olmayan isimler, kuruluşlar, gruplar, fonlar eğitim işletmeciliğine soyundular. Amaçları eğitime ve çocuklara hizmet mi, sosyal sorumluluk mu, yoksa ticaret mi, hiç belli değil.
Onun da ötesinde, eğitim sektörü, gücü gücüne yetenin kıyasıya mücadele ettiği bir arenaya dönüştü. Üniversitelerin kurucuları bir bir dışlanıyor. Yerine yeni yönetimler geliyor. Bir gecede pek çok öğretim kurumu el değiştiriyor. Adı sanı bile ortada kalmayabiliyor.
Bu yazdıklarıma yönelik onlarca örnek sayabiliriz. Ama isimlendirip hiç kimsenin kafasını bulandırmak istemiyoruz. Sadece ve sadece, okulöncesinden üniversiteye kadar çocuğunuzu teslim edeceğiniz kurumları çok yakından inceleyin ve ona göre karar verin...
Eğitim sektöründen para kazanılmaz mı? Elbette kazanılır ve kazanılmalıdır. Ayrıca kazanılmalı ki, yeni yatırımlar yapılsın. Ama bir bakıyorsunuz, birkaç yılda, okulöncesinden ilköğretime onlarca okul açan ya da açmayı planlayanlar var. Niye? Çünkü, çok kârlı bir sektör. Özellikle genç anne babalar, yemeyip içmeyip çocuklarını kreşe, anaokuluna, kolejlere gönderiyor. Bu yüzdendir ki, anaokulu ücreti bile üniversite ücretlerini ikiye, üçe katladı.
Neymiş, İngilizce öğretiyorlarmış; neymiş, dünyanın en gelişmiş eğitim metotlarını uyguluyorlarmış!..
Eğitim hiç bu kadar ticari meta haline gelmemişti. Veliler, hiç bu kadar istismar edilmemişti. Ve bu gidişat kesinlikle iyi bir gidişat değil!..

Lisans ve doktora programları
Eğitimin çivisi çıktı dedik ya, kesinlikle abartılı değil. Dünyanın hiçbir yerinde yeni kurulan ya da birkaç yıllık geçmişi olan üniversitelere yüksek lisans ve doktora eğitimi için izin verilmez. Hele hele mezun vermeden bu mümkün değil. Ama bizim üniversitelerimiz öylesine güçlüler ki, YÖK hemen hepsine bu izni veriyor. Helal olsun! Onlara da YÖK’e de...
Unvanları itibarsızlaştırma konusunda üzerimize yok. Önce üniversite diplomalarını ve doktor, mühendis, öğretmen, iktisatçı, işletmeci, sosyolog, psikolog, antropolog gibi unvanları sıradanlaştırdık, şimdi sıra doktor, doçent ve profesörlere geldi.
Doğramacı zamanında, profesör sayısı, bir gecede iki katına çıkartılmıştı. Akademisyen kökenli sanatçıların hemen hepsi, doktoraları bile olmasa profesör ilan edilmişlerdi. Hatta içlerinde üniversite mezunu olmayanların bile olduğu iddia edilmişti.
Şimdi yapılan da ondan farklı değil. Akademik unvanlar âdete ulufe gibi dağıtılıyor. Ve başta YÖK ve MEB olmak üzere herkes olup bitenleri sadece izliyor.
Yüksek lisans ve doktora, bir üniversitenin olgunluk döneminde gerçekleştirdiği en üst eğitim düzeyidir. Yurtdışında üniversitelerin iyi olup olmadığına, doktora eğitimi verip vermediğine bakarak karar verilir. Ama o noktaya gelmek için de çok önemli çabalar ortaya koyarlar. Bizde ise tam tersi, YÖK’ten adamını buldu mu, izni kapıyorsunuz.
Bir ara bir ilan vardı, daha yeni açılmış bir üniversite koca koca başlıklara, şu şu alanlarda doktora öğrencisi alınacak diyordu. Karşısında da minik minik yıldızlar ve en altında, okunamayacak kadar küçük bir dipnot: YÖK’ten izin alındığı takdirde...
Yani daha izin almadan pazarlamaya başlıyor, öğrenci alıyor, ardında da YÖK’ün izni geliyor.
Böyle bir eğitim düzeninin çivisi çıkmamış da ne olmuştur!..

Bu saçmalığa son verilsin
4+4+4 gibi ne olduğu belli olmayan ucube bir sistemi dayatmakta kararlı olan MEB, üç maymunu oynamaya devam ediyor. On binlerce velinin kafası karma karışık. Sadece onların mı, rapor verecek doktorun da, il, ilçe ve okul müdürlerinin de bu konuda söyleyecek sözü yok. Çünkü Ankara’dan talimat bekliyorlar. Ama o talimatı verecek olanlar da ortada yok. Olsalar, veliler şu tablo ile karşı karşıya kalırlar mıydı:
“Kızım 31 Mart 2007 doğumlu ve 1 gün farkla yeni kanundan etkilendi. Bu sene devletimiz okula başlamasını şart koşuyor.
Bunun istisnası olarak da devlet veya üniversite hastanelerinden rapor alınması gerekiyor. Ancak hastaneler, hangi kriterlere göre çocuklara okula başlaması uygun değil diye rapor verecek belli değil.
İki defadır çocuğumu muayene ettiriyorum. Boy ve ağırlık olarak ortalamanın altında çıkıyor. Ancak doktorlar, hangi seviyenin altında olursa, bu rapor verilebilir bilemedikleri için, bir rapor yazmaktan çekiniyorlar. İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne soruyorum, haklısınız bu belirlenmedi, diyorlar.
Yeni eğitim yasası ile 10 yaşında çocukları imam hatip lisesine almakla ilgili hükümetin kendi açısından önceliklerini ve acelesini anlıyorum. Ancak 5,5 yaşında ufacık çocuklarımızın hayatını karartmayacak ve hastane hastane koşmamıza gerek kalmayacak şekilde de yapılamaz mıydı?..”
Özetin özeti: MEB=Çözümsüzlük değil, MEB=Çözüm olmalıdır.
http://gundem.milliyet.com.tr/egitimin- ... efault.htm
Özetin özeti: Eğitim kamu yararı olmaktan çıkıp, piyasalaşarak patronların kesesine giren paralara ve zaten sıkıntıda olan büyük bir kesim için sömürüye dönüşüyor. Hem devlet eliyle hem vakıf-özel olarak açılan pıtırak gibi açılan, dört duvardan oluşan, tabelasından başka üniversite olduğuna bin şahit isteyen üniversiteler nitelikli eğitim vermediği gibi hem kadrolaşmanın hem de haksız kazanç sağlamanın yerleri haline geliyorlar. Son olaraksa 4+4+4 resmen bindik bir alamete gidiyoz kıyamete durumunda yetkililer yetkisiz, herkes üç maymun :lol:
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 17 Ağu 2012, 22:38

4+4+4'te son icraat: Norm fazlası öğretmenlere okul öncesi öğretmenliği kursu
Resim
4+4+4'de bir fiyasko daha ortaya çıktı. Milli Eğitim Bakanlığı, norm fazlası öğretmenlere okul öncesi öğretmenliği kursu verecek.

AKP, 4+4+4 eğitim modeliyle eğitimi dönüştürmeye devam ediyor. Kademeli eğitimin, erken yaşta çıraklığın, İmam Hatip Liselerinin, türbanın ve paralılaştırmanın önünü açan yeni sistem ile AKP, eğitimin niteliğini düşürecek uygulamalara da hız verdi.

4+4+4'de bir fiyasko daha. AKP, üniversitelerin okul öncesi bölümünden mezun olan, alanında yetkin olan, bu işin özel olarak eğitimini almış öğretmenlerin yapması gereken okul öncesi öğretmenliği, 4+4+4 uygulamasıyla norm kadro fazlası olan öğretmenlere kurs vererek yaptıracak.

Milli Eğitim Bakanlığı, 12 yıllık kademeli eğitimle birlikte ortaya çıkan norm fazlası öğretmenleri ihtiyaç bulunan okul öncesi alanında değerlendirmek amacıyla okul öncesi eğitim öğretmenliği kursu başlattı. Hükümet, bu şekilde norm fazlası öğretmen sayısını eritmeyi planlarken, söz konusu kursların okul öncesi eğitimin niteliğine nasıl bir katkı yapacağı ise tartışma konusu haline geldi.

Ayrıca Milli Eğitim Bakanlığının üniversitelerin okul öncesi öğretmenlik bölümlerine rağmen yerine, birkaç aylık kurslarla söz konusu eğitimi verebileceğini iddia etmesi, bu bölümlerin meşruiyetini de şüpheli hale getirmekte.

"Öğretmenler kişisel çıkarlarına hizmet edecek tevırlardan kaçınmalı"
Kursun açılış töreninde Adana İl Milli Eğitim Müdürü Mehmet Ali Selamet, çağın bilim ve teknoloji çağı olduğunu ve dünyanın hızla değiştiğini belirtti. Değişimlerin ve dönüşümlerin bazılarını olumlu etkilerken, bazı kesimleri de olumsuz yönde etkileyebileceğini kaydeden Selamet, "Amacımız bu süreçte öğretmenlerimizin mümkün olduğunca olumsuz etkilenmemelerini sağlamak ve süreç içinde yeni duruma uyumlarını kolaylaştırmaktır. Değişen dünyada gelişen yeni eğitim sistemlerine ayak uydurabilmemiz için kendimizi de sürekli yenilememiz gerekiyor" dedi.

Öğretmenlerden bu dönüşüm süreci içinde desteklerini beklediklerini, bazılarının kişisel çıkarlarına hizmet edecek tavır ve söylemlerde bulunmamalarını isteyen Selamet, "Öğretmenler toplumların dönüşüm mimarlarıdır. Bu kursları bitiren öğretmenlerin kadroları değişmeyecek. Böyle bir yetkimiz yok. Sadece ihtiyaç bulunan eğitim kurumlarında görevlendirme yapacağız. Bunu yaparken de öncelikle ihtiyaç varsa kendi okullarında ve eğitim bölgelerinde yoksa öğretmenlerimizin de isteklerini dikkate alarak farklı ilçelerde değerlendirilecektir" diye konuştu.

Okul öncesi öğretmenlerine seslenen Selamet, "Anlamsız tepkiler alıyorum. Dışarıdan lise mezunlarının yerine kadrolu ve yıllarca öğretmenlik yapmış tecrübeli öğretmenlerin eğitimden geçirildikten sonra okul öncesinde görevlendirmemiz hem kamu kaynağının verimli kullanılması, hem eğitim iş görenlerinin istihdamı, hem de öğrencinin alacağı eğitim açısından bu uygulama daha doğru bir yaklaşımdır" dedi.

(soL-Haber Merkezi)
http://haber.sol.org.tr/kent-gundemleri ... rsu-haberi
Yukardaki köşe yazısını desteklemesinden ve somutlamasından dolayı buraya koyamayı uygun buldum. Öğretmenleri resmen maymuna çevirdiler.
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 25 Ağu 2012, 11:19

Bizimle oynuyorlar

Can Dündar

candundarada@gmail.com

Oyun, çocuk dünyasında gerçeğin yansımasıdır. Çocuk, hayatı oyun aracılığıyla algılar, büyüdükçe de oyunda öğrendiğini hayata geçirir.
Anlaşılan stratejistler de öyle...
Oyunla dünyayı algılıyorlar, sonra da oyunu hayata geçiriyorlar.
* * *
Hürriyet’te Tolga Tanış’ın Washington’dan verdiği haber, son dönem yaşananların en net izahı gibiydi.
Özetleyeyim:
ABD’nin 3 önemli düşünce kuruluşu, 2 ay önce Washington’da Suriye’yle ilgili bir savaş oyunu düzenlemiş.
Ağustos 2012 ile Nisan 2013 arasında yaşanabilecekleri öngörmeye çalışmışlar. Muhtemel senaryolar masaya yatırılmış.
Her adımda senaryo yenilenmiş.
Oyunda Amerikalı uzmanlar 3 aktörün rolünü üstlenmiş:
ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye...
Başta ABD ve Suudi Arabistan, Türkiye’nin krize liderlik etmesini (yani Suriye’ye tek başına müdahalesini) beklemiş. Türkiye buna ayak diremiş. “Ancak NATO ile birlikte hareket ederim” diye “oyunbozanlık” yapmış.
Bunun üzerine “senarist”ler, Suriye’deki ölü sayısını ve Türk sınırına mülteci yığınını artırmış. Türkiye yine tınmamış.
Sonunda “oyun kurucular”, Ankara’yı Suriye’ye askeri müdahaleye zorlayacak formülü bulmuş:
Türkiye’de bombaların patlaması...
Bomba için öngörülen kentlerden biri, Gaziantep’miş.
Bir “oyuncu” Hürriyet’e, “Bombalamalar artınca Türkiye ekibi Suriye’ye askeri müdahaleye mecbur kaldı” demiş.
“Oyun”u anladınız mı?

* * *
“Bu sadece bir oyun” diyenlere Amerika’nın bu konudaki sicilini hatırlatayım.
2003 yılıydı.
Türkiye’yi Irak’a müdahaleye zorlayan 1 Mart tezkeresi Meclis’te reddedilmişti.
Kulislerde Hükümet’in baskısına askerin direndiği söyleniyordu.
İşin iç yüzü, Wikileaks belgeleri arasında çıkan 22 Mart 2003 tarihli rapordan anlaşıldı. Raporda ABD’nin Ankara Büyükelçisi Pearson şöyle diyordu:
“Generallerin bu tutumu, Amerikan çıkarlarının korunması açısından engelleyicidir. Erdoğan, güçlü bir müttefikimizdir. Kendisine desteğin devamı halinde Türk hava sahasını, kara ve demiryolları ile Mersin ve İskenderun limanlarını kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir. Ancak Türk ordusundaki üst rütbeli subaylar tarafından sürekli engellenmek istenmekteyiz.”
Raporda Amerikan çıkarlarına karşı çıkan generaller, isim isim sayılıyordu.
O generallerin hepsi şu anda Silivri’de yargılanıyor
.
-İronik bir şekilde- bir kısmının suçu, harp oyunu oynamak.
* * *
Şimdi kumpanya Suriye’de...
10 yıl önceki “Irak oyunu” orada sahneleniyor.
Şu farkla ki, o zaman işgale öncülük eden ABD, Irak’ta verdiği kayıplardan sonra Suriye’de elini ateşe sürmemek, kestaneleri Türkiye’ye toplatmak “oyununu oynuyor.”
Ve bu kez, karşısında gönülsüz generaller yok, tersine müdahaleye hevesli bir Dışişleri var.
Ankara’da Türk ve Amerikan heyetleri “operasyonel mekanizma” toplantılarına başladı.
Esad sonrası Suriye tartışılıyor. Türkiye’nin sınırda tampon bölge kurmasının hazırlığı yapılıyor.
* * *
Geleceğimiz üzerine kanlı bir “oyun” oynanıyor.
Karar verin:
Birbirimize düşerek bu oyuna mı geleceğiz?
Yoksa dikkatimizi “oyun kurucular”a mı çevireceğiz?

http://gundem.milliyet.com.tr/bizimle-o ... efault.htm
Bu yazıyı mutlaka okumalısınız. Hem ergenekon oyunu hem de Suriye konusunda gelişmeler konusunda oldukça açıklayıcı ve doyurucu. Yazarın dünkü yazısı da BİZİMLE OYUN OYNAMAYIN idi. :lol:
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 30 Ağu 2012, 09:53

Bir ülke işte böyle parçalanır

Kadri Gürsel
kgursel@milliyet.com.tr

Çok sayıda uluslararası cihadist ve Suriyeli rejim muhalifi Sünni savaşçının Hatay vilayetimizi Esad rejimine karşı sürdürdükleri silahlı mücadelenin geri üssü olarak kullandığını aylardır yabancı basından okuyorduk. Bu cihadistlerin kent içindeki hal, tavır ve davranışlarıyla Hatay’da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında artan ölçüde tedirginliğe neden oldukları da yine aylardır kulağımıza gelmekteydi.
Nihayet, bu haberler geçen günlerde Türk ana akım basınında da genişçe yer aldı.
İyi de oldu...
Bir kere böylesi bir rahatsızlığın, şikayetin mevcudiyetini okura duyurmak en başta gazetecilik görevdir.
Anlaşılması kolay bir durum zaten... Asıl “Hatay’da halkla bu milisler arasında hiçbir sorun yoktur” dense şaşırtıcı olurdu. Söz konusu savaşçılarla bölge halkı arasındaki kültürel farklar nasıl yadsınabilir?
Kamuflajlı, haki savaş giysileri ve özellikle de bıyıksız uzun sakallarıyla çarşı pazarda dolaşırken dikkat çekmelerinden ve onlara “sakallılar” diye ad takılmasından daha tabii ne olabilir?
Dahası bu savaşçıların Hatay’daki rahat ve aleni durumlarında AKP hükümetinin onlara sağladığı koruma ve desteğin büyük payı olduğunu kim inkar edebilir ki?
Ve kendi çok katı İslam anlayışları, hükümet himayesinden aldıkları güçten kaynaklanan belli bir dokunulmazlık duygusuyla birleşince, şehir hayatında Hataylıların şikayetine konu olan o küstah ve tacizkar tutumların ortaya çıkması pekala mümkün.
Türkiye’nin bir açık toplum olduğunu varsaymaya devam ediyorsak, Hatay’daki tedirginliklerin medyada haber olmasını da doğal karşılamak gerekir.
Ancak bazıları için öyle değilmiş. Bu haberlerin yayımlanması, önce AKP’ci stratejistler sonra da AKP medyası tarafından maksatlı bulundu.
Bu çevrelere göre söz konusu haberlerin yapılması, “psikolojik harekat”tan başka bir şey değil. AKP’nin Suriye politikasını Batı’ya ihbar etme çabası... Yani “muhbirlik”. Ve de “Neo-28 Şubatçılık”...
AKP medyası ve stratejistleri, Hatay’daki tepkileri ve bunların haberleştirilmesini, polisiye ve paranoid bir refleksle gayrimeşrulaştırmaya yelteniyorlar. Bununla da kalmıyorlar, bu toplumun insanlarını mezheplerine göre bölüyor, ayrıştırıyorlar.
Aşağıda bu çabanın sosyal medyada sergilenmiş ürkütücü bir örneğini aktarıyorum.
AKP “think tank”ının direktörlerinden birinin geçen pazar günü yazdığı “tweet”leri düz metin haline getirdim. Meselem kişiler ve kurumlarla değil, fikirlerle olduğu için isim vermiyorum. Ancak bu düşünce kuruluşu Başbakan Erdoğan ve hükümetinin en büyük siyasi danışman fidanlığı ve rezervidir, onu bilin yeter.
Buyurun okuyun lütfen:
“Hürriyet’in bugünkü (26 Ağustos Pazar. Başlık: Çocuklarımız sakallı Suriyelilerden korkuyor) manşetinin gerçekliği yansıtmadığını ve hatta manipülasyon içerdiğini görmek için Hatay’ın sosyolojisini bilmek gerekir. Hatay, barındırdığı çoğulculuğa rağmen Alevi ve Sünni kesimin farklı bölgelerde yaşadığı bir şehir.
Türkiye’nin Suriye politikasına ve mültecilerin Hatay’daki varlığına Alevi ve Sünni kesimler farklı duygularla yaklaşıyorlar. Sünni nüfus, Suriye’deki komşularına, iş ortaklarına, akrabalarına kucak açarken, Alevi nüfus tedirginlik duyuyor ve kayıtsız kalıyor.
Bu iki kesimden hangisine mercek tutacağınız, gazetecilik refleksleriyle değil, ideolojiksiyasi pozisyon alışla ilişkilidir. Tutum farklılığını yansıtma veya tespit etme gereği duymadan sadece bir tutumu bütün Hatay’ın durumu diye vermek gazetecilik etiğine aykırı.”
İşte vahamet... AKP’ci stratejist özetle “Alevi misin, Sünni misin? Sen ondan bahset” demiş oluyor.
Bu zihniyete göre Hatay’daki bahse konu TC vatandaşları Alevi’yse, Suriyeli Sünni sığınmacı ve muhalif savaşçıların tutumlarından şikayetçi ve huzursuz olmaları, fıtratları gereği doğal. Dolayısıyla şikayetlerinin bir ehemmiyeti yok. Ve bu haberlerin haber değeri bulunmuyor. Hepsi manipülasyon. Nokta.
Stratejist, “Aleviler, sığınmacılar Sünni olduğu için tedirgin” demek suretiyle Alevileri toptan zan altında bırakmakta beis görmüyor. Ama Hataylı Sünnileri, bu Suriyelilere Sünni oldukları için değil de, iş ortakları ve komşularıdır diye kucak açtığını iddia ederek alenen kayırıyor.
Bu mantıkla, gazeteci Hatay’da Sünni sığınmacılardan rahatsız bir yerli Sünni bulduğunda ancak haber yapmış olabilir.
Hataylı’ya gazetecinin ilk sorusu şu mu olmalı: “Merhaba, Alevi misiniz, Sünni mi?”
Ona göre. Sünni’yse röportaja devam, Alevi’yse geçiniz.
İyi de Sünni Hataylı’nın “Sığınmacılardan çok memnunum” demesinin ne haber değeri kalıyor? O da fıtratı gereği memnun olmak durumundaysa?
Söz konusu olan etikse, “Sünnici iktidar basını”, dün olduğu gibi “Hataylılar sığınmacıları bağrına bastı” minvalli haberleri verirken lütfen “Sünni Hataylılar” desinler. O zaman da değeri kalmayacağına göre en iyisi bu haberleri hiç yapmasınlar.
Bir ülke işte böyle bölünür. Önce vatandaşlık mefhumu yok edilir, onun yerini mezhepçi ayrımcılık alır.
Taşıdıkları akademik unvanlar, bu AKP’ci stratejistlerin ruh ve zihin dünyasına yön veren mezhepçi/İslamcı ana metnin bir kenar süsünden ibaretmiş.
http://dunya.milliyet.com.tr/bir-ulke-i ... efault.htm
Din bezirganlarının ahlaksızlığı, iftiracılığı, adiliği ortadadır. Artık beni şaşırtmıyorlar. Yalnızca alevi oldukları için mültecilerin dağdan gelip bağdakini kovamları, kendilerine her türlü saygısızlığı yapmaları, hırsızlık-gasp ve her türlü tecavüze yeltenmeleri "caiz" midir? Orda yalnızca mültecilerden aleviler rahatsız deyip adamların orayı üs olarak kullanmlarına, fütursuz ve dengesizce hareket etmelerine hoş bakmaya ne demeli? Bu ulusu aptal yerine koyanlardan ve aptallığa doymayanlardan nefret ediyorum! Geçenlerde adamın biri AKP'nin 1 mart tezkeresinde ısrar etmesinin nedeninin Irak'da her türlü tecavüzü engellemek ve Irak halkını korumak olduğunu söylemişti . :lol: Ahlaksızlık ve akılsızlık bir arada.
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 31 Ağu 2012, 12:22

Suriye’de çıkan faturaya dikkat

Güngör Uras
Olayların içinden
guras@milliyet.com.tr


Ankara, Esat’ın nasıl devrileceği ve de Suriye’den gelen sığınmacılar ile meşgul. Halbuki Suriye’de olan bitenin bizim için büyük bir ekonomik faturası var. Türk ekonomisi ve özellikle sınır illerde yaşayanlar olan bitenden çok, hem de çok büyük zarar görüyor. Kaldı ki, bu zarar geçici değil. Kalıcı. Biz Suriye sınırından sadece Suriye’ye değil 11 Ortadoğu ülkesine daha ihracat yapıyorduk. Suriye pazarını kaybetmemiz yetmiyor gibi diğer ülkelere de mal gönderemez olduk.

Milliyet Ekonomi’de Fehim Genç’in derlediği haberleri okuduk. Suriye’ye ihracat 2010’da 1.8 milyar dolara çıkmışken, 2011’da 1.6 milyar dolara, 2012’nin ilk 7 ayında 338 milyon dolara düştü.

Suriye sınırındaki gümrük kapılarının kapatılmasının ardından Türkiye’nin Suriye’ye ve Suriye üzerinden 11 Ortadoğu ülkesine yaptığı ihracat durma noktasına geldi.

Çare olarak TIR’ların Mersin limanından Ro-Ro gemileriyle Mısır’a taşınması ise sorunu çözemedi. Sefer süresinin uzunluğu ve navlun maliyetlerinin yüksekliği, Ro-Ro ile gönderilen ihraç malının sınırlı miktarda kalmasına neden oldu. TIR ile 4 günde ulaşılan ülkelere Ro-Ro ile 20 günde ulaşılabiliyor.

Sınırdan ayda 9 bin TIR geçerdi

Kriz öncesinde Ortadoğu’ya Suriye üzerinden ayda ortalama 9 bin TIR giderken, Ro-Ro ile giden TIR sayısı seferlerin başladığı 26 Nisan’dan bugüne geçen 4 aylık sürede 1839 adetle sınırlı kaldı.

2010’da Türkiye’den Suriye’ye 106 bin TIR ihraç malı taşımak için geçiş yaparken 2011’de TIR sayısı 83 bine düştü. 2012’nin ilk üç ayında Suriye’ye geçen TIR sayısı önceki döneme göre yüzde 87 azalarak 2 bin 677 oldu. 2011’in ilk üç ayında 21 bin TIR geçiş yapmıştı.

Türkiye’nin Ortadoğu’daki diğer ülkelere yönelik ticareti de Suriye’deki olaylardan olumsuz etkileniyor. 2011’de Suriye’den 12 bin 805 Türk TIR’ı transit geçiş yaparken, 2012’nin ilk üç ayında ise bu rakam 3 bin 906’ya düştü. Hatay ve Gaziantep’te ihraç yükü bulamayan 3 bin 500 TIR atıl kaldı.

Fehim Genç, bölgedeki işadamlarının görüşlerini de aktarıyor. Gaziantep Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Aslan, “Suriye ile karşılıklı ticaret durmuş durumda. Olaylar öncesinde sadece Suriye’ye 100-150 milyon dolar ihracatımız vardı, yüzde 90 geriledi. İhracatın yanı sıra Ortadoğu’ya yaptığımız transit geçişler de durdu. İhraç mallarımızı Ro-Ro ile Mısır üzerinden göndermeye çalışıyoruz ama bu da bir maliyet getiriyor ve ihracat gelirini olumsuz etkiliyor” diyor.

Bölgeye ihracat % 90 geriledi

Kilis Ticaret ve Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Özçioğlu ise şunları söylemiş: “Kilis ekonomisi Suriye’ye bağlı bir şehir. Taşımacılık bitti. Günde 3-5 bin kişi geliyor, sıcak parayla alışveriş yapıyordu. Bu da tamamen durdu. Küçük esnaf yüzde yüz etkilendi.” Emek Kaplangil Hürriyet’te yazdı. Suudi Arabistan, Ürdün, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere bölgeye yapılan ihracatın yüzde 90’ının Suriye üzerinden transit geçilerek gerçekleştirildiğini belirten Akdeniz ihracatçılar Birliği Yaş Sebze Yönetim Kurulu Başkanı Ali Kavak, Emek Kaplangil’e, “Hatay, Türkiye’nin toplam yaş sebze ihracatının dörtte birini yapıyor. Buna paralel olarak, uluslararası soğutmalı kara taşımacılığında Türkiye de 1’inci sırada. Diğer nakliye araçlarıyla birlikte ise 2’nci sırada. Kapı kapanınca, Hatay’da genel anlamda yüzde 40’lık bir düşüş olduğunu tahmin ediyoruz. Şu anda yaş sebze ve meyve ihracat sezonunun en ölü dönemindeyiz. Eylülde işler hızlandığında kayıp daha net olarak ortaya çıkacaktır” demiş.

Emek Kaplangil, Uluslararası Nakliyeciler Derneği Başkanı Ruhi Engin Özmen’in “Bölgedeki ihracat pazarı 2.8 milyar dolardı ve şimdi Hatay’da sıfıra yaklaşmış durumda” dediğini belirtiyor.

Tabii ki Suriye’de olan biten önemli. Tabii ki sığınmacıların durumu önemli. Ama olan bitenin bizim ekonomimize ve bölge halkına faturası giderek büyüyor. Unutmayalım bu fatura geçici değil. Kalıcı fatura.

http://ekonomi.milliyet.com.tr/suriye-d ... efault.htm

Bundan sonraki yazılar Tayyip nasıl kurtulur, Tayyip'in suçu ne olacak sanırım.
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

Murad
Üye
Mesajlar: 73
Kayıt: 16 Eyl 2011, 19:27
Felsefe: Ateizm

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen Murad » 05 Eyl 2012, 14:42

eksi sozluk yazarlarini mahkemeye mi vermisler?onlar da kuran kitabini mahkemeye verseler ya,neden mi?bir kitab cikariyorum ve inanmayanlar asagiliktir diyorum.sizce bu hakarete saygi gostermek zorundamiyiz?yuh olsun turk adaletine.
ASLINDA HERKES ATEISTTIR.CUNKU TANRI YOKTUR

Murad
Üye
Mesajlar: 73
Kayıt: 16 Eyl 2011, 19:27
Felsefe: Ateizm

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen Murad » 05 Eyl 2012, 14:43

Azerbaycanda 2 forumda yaziyorum ve hergun islama tartisma sicaklasdiginda hakaretler ediyorum ve adminler(ateist sitesi degil) muslumanlarin tepkisine daha sert ceza veriyorlar cunku kendi imzamda yazmisim: bana hakaret eden bir dine saygi gostermek zorunda degilim...
ASLINDA HERKES ATEISTTIR.CUNKU TANRI YOKTUR

kemalistcan
Admin
Mesajlar: 1058
Kayıt: 12 Ağu 2011, 22:34

Re: Köşe Yazıları

Mesaj gönderen kemalistcan » 26 Eyl 2012, 10:17

Koç ve McDonald’s besicilikten neden çekildi?

Güngör Uras Olayların içindenguras@milliyet.com.tr

Ülkede büyük ve modern besi çiftliklerinin kuruluşuna öncülük eden Koç ve McDonald’s besicilikten çekilme kararı aldı. Bu önemli gelişmeleri tarım ve hayvancılık konularının uzmanı Ali Ekber Yıldırım’ın yazılarından öğrendik. Ne var ki bu gelişmelerin önemi kamuoyunda iyi şekilde değerlendirilemedi.
Koç’un ve McDonald’s’ın projeleri ve yaptıkları iş çok önemli idi.
Ali Ekber Yıldırım anlatıyor: ”Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un vasiyeti olarak kurulduğu söylenen Şanlıurfa’daki Harranova Çiftliği ile ilgili ilk çalışma 1998’de başladı. Koç Holding ve Ata İnşaat, IPC kuruluşu tarafından Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde besicilik üzerine yapılan fizibilite çalışmalarını inceleyerek bölgenin kalkınmasının bilinçli ekonomik yatırımlarla gerçekleşebileceğini ve bölge coğrafyasına en uygun yatırım alanının hayvancılık olacağını tespit ederek bu yatırıma karar verdi.
Koç Ata Şirketi 1999’da kuruldu. Hedef, 5 yıl içinde ortalama 10 bin baş besi, 2 bin baş süt hayvanı yetiştiriciliğine ulaşmaktı. Aynı yıl temeli atılan ve 10 ayda tamamlanan Koç Ata şirketi tesisleri, Almanya’dan ithal edilen 300 baş Holstein Friesian cinsi hamile düvenin tesise getirilmesi ile 11 Ekim 2000 tarihinde besi çiftliği resmen faaliyete geçti.

Ata ve Sancak da ortak idi
2003’te Ethem Sancak’ın ortak olması ile şirketin adı “Koç Ata Sancak Besi Tarım Ürünleri” oldu. Üç yıl sonra Ata ve Sancak grubu hisselerini Koç grubuna devrederek ayrıldı. İşletmenin adını “Harranova Besi ve Tarım Ürünleri” olarak değiştiren Koç grubu yeni bir atakla aynı yıl bölgede domates ve salça üretimine girdi. Dünya salça sektörünün lider şirketlerinden The Morning Star firması Harranova’ya yüzde 10 hisse ile ortak oldu. Harranova Besi ve Tarım Ürünleri’nin 29 Haziran 2012’deki yönetim kurulu toplantısında, şirketin besicilikten çekilmesine karar verildi. Karar İMKB’ye bildirildi.
Koç Holding’in besicilikten çekileceğini ilk kez 12 Ocak 2011’de Dünya gazetesindeki köşesinde yazdığında Ali Ekber Yıldırım’a, Harranova A.Ş. Besi İşletmesi’nin Yönetim Kurulu Murahhas Üyesi Güçlü Toker, 13 bin 250 büyükbaş kapasiteli Harranova işletmesinde 8 bin baş hayvanın beside olduğunu, bu hayvanların besi süresini tamamlayıp kesildikten sonra yerine yeni hayvan alınmayacağını söylemişti. “Çiftliğimize yeni besi hayvanı almıyoruz. Alamıyoruz. Çünkü, bugünkü ithalat politikası ile besi hayvanı almak demek yüzde 30 yüzde 50 oranında zarar etmek demektir. Piyasada ithal karkas etin kilosu 10-12 liradan satılırken bizim besicilik yapmamız olanaksız.

Ucuz ithalatla rekabet imkansızİthal edilen besi hayvanının canlı olarak kilosu 7.5-8 liradan alınsa bile besi sonrası 10-11 liraya mal edilemiyor. En az 13-14 liraya geliyor. İthal karkas etin kilosu 10-12 liradan satıldığına göre besicilikten para kazanmak mümkün mü? İster yerli besi hayvanı alın, isterse ithal alın, maliyetiniz karkas etin üstünde kalıyor. Bir de risk alarak hayvanları besliyorsunuz. Yemi var, firesi var. Bugün besi yapanlar piyasa koşullarına göre yüzde 30 ila yüzde 50 oranında zarar ediyor. Hiç kimse zararına bu işi yapmaz. Bu nedenle uygulanan ithalat politikası ile besicilik bitti” demişti.
Ünlü hamburger firması McDonalds, 2000’li yılların başında İzmir Tire yolunda 4 bin baş kapasiteli ve Afyon’da yine 4 bin baş kapasiteli iki çiftlikle besiciliğe başlamıştı. Ali Ekber Yıldırım’dan öğrendiğimize göre hükümetin ithalat politikası karşısında McDonald’s bu işin sürdürülemeyeceğine karar vermiş. Bir süreden beri yeni hayvan almayan McDonald’s, besideki 1300 civarındaki hayvanın ekim ayına kadar besi süreleri tamamlandıkça keserek sektörden tamamen çekilecekmiş. İthalat politikası ve girdi maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle sektörün önünü göremediğini belirten şirket yöneticileri bu şartlarda besiciliğin sürdürülemeyeceğini, çekilme kararı aldıklarını ifade ediyorlarmış.
Ben Ali Ekber Yıldırım’dan öğrendiklerimi özetledim. Anlaşılıyor ki bir sorun var. Sorun olmasa koskoca Koç ve McDonald’s grupları hayvancılık yapmaktan vazgeçerler mi?

http://ekonomi.milliyet.com.tr/koc-ve-m ... efault.htm

Hayvancılığı da bitirdiniz sonunda; kına yakın bir yerlerinize. Yine de üç maymunu oynayanlar, kraldan çok kralcılar var yurdumuzda; öyleyse bir fil yetmez, bir fil daha istiyoruz.
"Tarih bize öğretir ki, bütün dinler, milletlerinin cehaletinden faydalanarak, utanmaksızın Tanrı tarafından gönderildiklerini söyleyen adamlar tarafından tesis olunmuştur."
Kamal ATATÜRK

Cevapla